01 Temmuz 2026
''ŞEHİR ANSİKLOPEDİSİ
30 Haziran 2026
AŞK ŞİİRLERİ
Ebem kuşağı
sonsuz renk varmış
pembe hayal
yeşil ela göz rengi
mavi gökyüzü ferahlık
beyaz suçsuz günahsız
kara
kapkara
cehennem karası
kör olası.
Halas
seni öldürsem bir şiirde
boğarak öldürsem
ya da bıçaklasam
öldürsem
peki şakacıktan
öldürsem
yastık yorgan
yok
en iyisi kalbimde
öldürmek
sevdam öldürdü derim
zormuş be sevgilim
sevgili öldürmek.
Ayşe’ye
siyah giydi
yasına gittik
gökyüzüne yakın
oturduk
ölüden söz ettik
Tanrı’ya bıraksak
dedi
yürüdü
yoluna gitti.
İdea
Platon Hephaistos’u çağırmış
şiirlerini ateşe atmış
ben sana kıyamam.
Saf salak
hani sevmek
sabun kokusuydu
yıkanmıştın
hani sevmek
kediydi
uzanmıştın
hani sevmek
sendin
bendim
öyle demiştin.
Yaradan’a tenzi
seni ben yarattım
yoksan bile.
Sunu
Pan
samael
Hades
benim olmadı
size kurban olsun.
Hiçlik
sana uyandım
günaydın dedim
yokluğuna.
Fermanımdır
ben varsam
baktığım ay
bastığım toprak
sen
ben var
ben varsam
ölüm yok
sen yoksan
ölüm var.
Aklında bulunsun
seven sevgi istemez
belki bir dal iğde
bir de badem ezmesi.
İdea
Platon Hephaistos'u
çağırmış
şiirlerini ateşe atmış
ben sana kıyamam.
Kenan illeri
Musa
Aşkın ağlama duvarı yoktur
Süleyman bile akıl etmemiş.
Göz ucu
Sarı kantaron satar
bir adam
tavşan kanı içer bir amca
martılara simit atar bir kız
vapur Kadıköy'e yanaşır
göz ucu seni bekler.
Dünden kalan
kadın kokusu geçti
sevişmeyi özlemişim
ne günlerdi o günler
sen tarçın kokardın
ben tütün.
63
beni geri ver İstanbul
Harem’e gideyim
iki çay bir simit.
Habitat
seni gidi engerek
başka söze ne gerek
yılan günün kutlu olsun.
Eros matitunus*
beni koynuna al
öylesine
nedensiz al
sevişiriz
sevişir söyleşiriz
beni koynuna al
öylesine
nedensiz al
sevişiriz.
* Cinselliğin ortaya çıkışı
10.20 18.20
seni özledim İstanbul
balık ekmek
demirhindi
Hacı Bekir
seni özledim İstanbul
cadde-i kebir
şişe ağızlı kız
torik lakerda
Ermeni topik.
Kompleks
ben sokak otu
sen gel geç Hercai.
Dedee
torunlar olsa
çekirdek ağız
dondurma yanak
sarılsak salınsak
salınsak sarılsak
torunlar olsa
ölmesem sarılsam
sarılsak salınsak
salınsak sarılsak.
Niyet
otursam dedi
lütfen dedim
Murat dedi
Çiğdem dedim
niyetti gözleri
şarap söyledi
çiçekli Çiğdem dedi
yok sade Çiğdem dedim
dediştik didiştik
çiçek onda kaldı
Çiğdem ben.
seyrüsefer
8.20 kalktı yüreğimden
çay simit hadi ona gidelim
koynuna girelim.
A B C
Deniz defter
martı kalem
gelsin kelimeler heceler
se vi yo rum
sev mi yor.
Nostaljiye ağıt
gözleri zümrüt bakardı
memeleri toprak kokardı
ne kadar da çabuk
gelip
çabuk geçip gidiyor
zaman.
Yorgun demokrat
daha söyleşip
gülüşecek
küsüp barışacak
sevişecektik el dudak
yorulacaktık
çabuk yoruldun.
Diyet
gidersem ölürüm dedim
ölüm gitsin sen kal demedi.
Karındaş’a
oynadık
kibrit kutu telefon
Çelik çember çevirme
körebe
kalbim sende.
Aydın Engin'in anısına
siperler kan çanağı
asker cepheye gider
bir ki
bir ki
kıtaa dur
soldan say
bir
bir
bir
eksik var komtanım.
Zamanı gelmeden
cennetin kapıları
ölüler geliyor ölüler
zılgıt zılgıt ölüler
18'ler
20'ler
cennetin kapıları
ölüler geliyor ölüler
şehadet içmiş
kan kusmuş ölüler
18'ler
20'ler.
Binlere faillere Eyüp Gökoğlu anısına
anne
faille öldüm hemen
Memed'i görmeden
köyümüz mezarlık
abem yoldaş
merak etme iyiyim ben.
kalanların selameti için
bismillah ile başlar
yılan çiyan hoş geldisi
fosforun yükselir
servilere
gelenin gidenin olur
otların yolunur
toprağın sulanır
yaşa çok yaşa
hüvelbaki.
Mustafalar anısına
Kekeç Miçe Urfa'da
kekeç kekeç okulda
yeter dedi
kuş oldu
uçtu gitti Mustafa
ölüm çöp ucunda
yeter dedi
karakuş oldu
İstanbul geldi
Urfa gitti Mustafa
genelevin gülüydü
pezevengin bülbülü
müşteri bekler dedi
ustura beklemedi
ölüm aldı Mustafa.
Analara
çocuklar yaşamına top
oynar
kimi sarı kırmızı
kimi siyah beyaz
çocuklar ölümüne top oynar
kimi sarı yeşil
kimi kırmızı beyaz.
İyi niyet
ölüm
sen öl
huzur içinde uyu.
İkindi
atmış yetmiş ihtiyar
el yıkar
yüz sürer
saygılar.
Yerli yerince
zamanı gelmeden
sevmez insan
zamanı gelmeden
ölmez insan.
Yasu yasu
bir Yahudi Ermeni Türk Kürt İngiliz
Hıristiyan Müslüman Musevi ateist deist
arkadaşlık eder mi
eder
pari zadig
pesah kutlu olsun
mutlu noeller
iyi bayramlar
inşallah
maşallah
vallahi billahi
der mi
der
balık yer rakı içer
nolcak bu memleketin hali
der mi
der
sağlığımıza.
Haddini bil
fola
şimdi sırası mı
daha beyler beyler paşalar
sonra sonra
Sahra altı Afrika.
Yüksek makama
Arzu halim
üç kara satır
budur hallerim
arz ederim.
Kimlik
kul olalım
zatıaliye
varsa emirleri
aç kalıp ölelim.
'' PEZEVENK MAHMUT
Her
yazının bir yolculuğu vardır. Kimisi tek nefeste tamamlanır, kimisi günlerce
yazarını peşinden sürükler. Bugün masamda yeni bir hikâye var. Karakterleri
yavaş yavaş konuşmaya başladı. Ben de onları dinledim ve satırlara döktüm. Hoş
geldiniz. Bugün yazı masamın konuğu sizsiniz.
‘’Pezevenk Mahmut!’’
Hayatta başıma ne geldiyse, kadınlara
zaafımdan geldi. İstanbul’a yıllar önce Güneydoğu’dan, güya okumak için geldim.
Beceremeyince de şans eseri gazeteci oldum, ardından eş bulup evlendim. Keyfim
yerindeydi. Cağaloğlu’nda, ‘’eski İstanbul’’un yanı başında çalışıyordum. İşten
çıkınca tarih gözlerimin önündeydi. Kapalıçarşı’dan gir, Beyazıt’tan çık, dön
gel Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı Sarayı, gez gezebildiğin kadar. Ancak gelin
görün ki bu gezmelere çok zaman bulamazdım. İşten çıkıp soluk soluğa Eminönü’nde
son vapuru yakalıyordum, Kadıköy’e ayağımı basar basmaz da doğru çarşının içine
alışverişe, sonrasında koştur koştur eve ve doğru mutfağa! Niye mutfağa? Çünkü
ayıptır söylemesi evliliğimizde yemekleri ben yapıyordum ve beni çekemeyen
arkadaşlarımın yakıştırmasıyla ‘’Kılıbık’’tım. Aslında bana göre anlayışlı,
eşine yardım anlayışlı bir erkek idim ama kendinizi nasıl gördüğünüz değil
nasıl göründüğünüz önemlidir. Nitekim gün geldi bu yargım doğru çıktı.
Kadınlar, erkeklerde birkaç özelliği birden arar. ‘’Asıl kadın kim?’’ sorusuna
yanıt, sonrası aranızda ‘’denge’’ olup olmadığı, daha sonrasında güçlü erkek
olup olmadığınız yani kendisini babası gibi koruyan kollayan erkek. Daha birçok
aradıkları da vardır ama şimdilik bunları bilin yeter, gerisi kafanızı
karıştırır işin içinden çıkamazsınız.
Bu arada bir de kadınlar için ‘’Göstermelik
erkek’’ varmış, anlamı da ‘’Bakın iyi kötü yanımda bir erkek var, yaklaşmayın’’
demekmiş, bunu da işyerinde öğrendim ki, görünen ‘’erkek’’ ile ‘’göstermelik
erkek’’ arasında gidip geliyormuşum!
Zevk sahibiyimdir, kadın ruhundan da anlarım.
Sabahları gazetede ilk işim, karşılaştığım kızlara, ‘’Günaydın’’ demek,
ardından da ‘’Ne güzel giyinmişsin pek güzelsin’’i eklemek olurdu. Doğaldır ki
kızlar bu iltifatlardan sonra kendilerinden geçerdi. Hele ki saçını
kestirdiğinin ya da boyattığının farkında olduğunu da belirt. Kadınların bu
zaaflarını bildiğimden doğal olarak çevrem, ‘’bir içim su’’ kızlarla doluydu.
Esmeri kumralı, beyaz tenlisi uzun boylusu, orta boylusu, kısası, kısacası
hepsi peri gibi. Neredeyse bütün erkekler kızlara aşıktı ama ‘’kardeş aşkı!’’
Zaten kızlar beni de ‘’kardeş’’ gibi seviyorlardı. ‘’Ahiretlik’’diyeni bile
vardı.
Öğlenleri hepsi ayrı ayrı gelip ‘’Hadi yemeğe inelim’’ diyordu. İniyorduk.
Tabii bütün yemekhanenin gözü üstümüzde. Erkekler bana boğacakmış gibi bakıyor;
kızlara ise yalvaran ifadelerle, ‘’’Gelin masamıza oturun’’ demeye çalışıyordu.
Bu arada yemekhanedeki diğer kızlar bana kaş göz
işaretleriyle, ‘’Sen görürsün, benimle niye yemeğe inmedin’’ tehdidi
savuruyordu. Durum böyle olunca, ben de işi şakaya vurup ortaya, ‘’Dönün
önünüze, yemeğinizi yiyin’’ diyordum.
Bir gün anlı şanlı köşe yazarlarımızdan biri
beni köşeye sıkıştırıp ‘’Ulan görürsün param olsun mark mı olur dolar mı olur
parayı bastırıp bunları senden alacam’’ bile dedi. Yalnız paraları onlara mı
verecekti bana mı orasını anlamadım.
Zaten kızları benden çekip alması mümkün
değildi. Çünkü kızlar neredeyse hiçbir yere bensiz gitmiyordu. Gazetede yemeği
beğenmezlerse biri yanıma gelip hemen söz alıyordu ki, dışarıya onunla yemeğe
çıkayım. Çünkü hem yemekten anlıyordum hem de her taraf matbaa işçileri, kağıt
hamallarıyla doluydu. Artık hoş olmayan bir durum olur da o kadar babayiğit
erkeğe ne yapacaksam! Orası da benim erkekliğime kalmıştı.
Arada toplu yemekler oluyordu, beraber olmamıza
pek seviniyorlardı; çünkü yanlarında ‘’göstermelik’’ de olsa bir erkek vardı,
onları diğer erkeklerin sırnaşmalarından uzak tutuyordum. Ancak bu
‘’göstermelik erkek’’ rolü gün geldi başıma hiç de hoş olmayan işler açtı,
hatta adı bile kondu.
O yıllar gazetemiz çeşitli kuruluşlarla ‘’barter’’ anlaşması yapıyordu. Yani,
‘’ben reklamını yayınlayayım, sen de karşılığında bana ürünlerinden ver.’’
Anlaşması.
Nitekim Mahmutpaşa’nın girişinde o yıllarda pek ünlü olan Atalar Alışveriş
merkezi ile anlaşılmıştı ki içinde her türlü giysi satılıyordu. Nihayet
çalışanlara alışveriş çekleri verildi, buna da en çok ‘’benim’’ kızlar sevindi.
Çekini alan yanıma gelip; ‘’Hadi Atalar’a gidelim’’ demeye başladı. Öyle ya hem
erkeğim hem zevk sahibiyim hem de ‘’göstermelik!’’ Bundan iyisi can sağlığı.
Birisine, ‘’Peki’’ deyince sonrasında arkası geldi, başka kızların da ‘’Peki’’
den haberi oldu, neredeyse her hafta kızlardan birine eşlik edip, alışverişe
gittim, daha doğrusu onlar aldı ben ya fikrimi beyan ettim ya da görevlileri
‘’onlarla ilgilensinler’’ diye uyarmayı görev edindim!
Doğal olarak kızların her birinin farklı giyim tarzları vardı ve bütün kadınlar
gibi alışveriş söz konusu olunca gözleri doymuyordu. Mağazada ne varsa,
etekler, bluzlar, pantolonlarla kucaklarını doldurup doğru kabine giriyorlardı
ardından şov ve benimle diyalogları başlıyordu.
‘’Nasıl?
‘’Güzel’’
‘’Doğru söyle’’
‘’Valla doğru!’’
‘’Peki bir de grisini deneyeyim bak bakalım o nasıl duruyor?’’
‘’Olur’’
‘’Bu nasıl olmuş?’’
‘’Cık, bej daha güzeldi.
‘’Saçmalama basenlerim ortaya çıkıyor çok kilo aldım!’’
‘’E ne var bunda erkekler bayılır!’’
‘’Terbiyesiz!’’
Bacakları güzel diye sürekli mini etek giyen bir kız vardı, onunla gittiğimde
her yanımı ter basardı. Kız her tarafın altını üstüne getirir mini etek arardı
bulamayınca da suratı beş karış gazeteye dönerdik.
Bir süre sonra kimi gün esmer kimi gün kumral kimi gün de sarışın bir kızla
mağazaya gidip gelişlerim mağazanın erkek tezgahtarları arasında gülüşmelere
neden olmaya başladı.
Nitekim
bir gün birini ötekine, ‘’Ne iş?’’ diye fısıldarken yakaladım. Çocuk arkadaşına
baktı ve sırıtarak, benim duyup duymamamı pek de umursamadan, ’’Pezevenk
herhalde!’’ dedi. Böylelikle benim onların kafasındaki imajım da belli oldu.
Artık gazetede yanıma gelip,’’ Hadi Atalar’a gidelim diyen kızlara, ‘’Git başımdan sizin yüzünüzden adım pezevenge çıktı’’ diyordum, Ancak bu kez de onların eğlencesi olmuştum, ‘’Pezevenk Mahmut Pezevenk Mahmut!’’ diyen kahkahayı basıp kaçıyordu!
29 Haziran 2026
AŞKIN RENKLERİ
Ebem kuşağı
sonsuz renk varmış
pembe hayal
yeşil ela göz rengi
mavi gökyüzü ferahlık
beyaz suçsuz günahsız
kara
kapkara
cehennem karası
körolası.
13 Şubat 2025
08 Mart 2021
ERGEN KADINLAR
12 Şubat 2021
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Yıl 78…
Evet bölünmüştük Miçe de ölmüştü! Ülkede ölüm kol
geziyordu; bilim adamları yazarlar, gazeteciler her gün yirmi, otuz kişi
öldürülmeye başlanmıştı. Babam benim de öldürüleceğimden korktu; para buldu!
‘’Fransız Onlusu’’ denilen bir tabanca aldı, belime
taktı!
O günden sonra eve Urfa’nın dar sokaklarından kimselere
görünmeden gidip gelmeye başladım! Apartmanın kapısından girince ilk yaptığım
iş tabancamın ağzına mermi sürüp merdivenleri çıkmak oldu. Bir süre öyle yaşadım;
sonunda baktım olmuyor, öldürmeyeceğime, ölmeyi de istemeyeceğime göre Babam İstanbul’da
iş kurmuş kardeşimizin yanına gitmeme karar verdi. Artık umudumu yitirmiş
süngüm düşmüştü!
Emniyetim için tanıdık bir kamyon şoförü bulundu, cebime
üç beş kuruş konuldu İstanbul’un yolunu tuttum!
Yükümüz ‘mercimekti; Yol uzun git git bitmiyor, şoförümüz
de konuşkan değildi. Arada göz ucuyla bize bakıp sonrasında bakışları yola
dönüyordu.
Bu arada karnımı acıkıyor ama ‘’Ayıp olur!’’ diye bir şey
söyleyemiyordum. Epeyce bir yol daha gittik sabrettim sabrettim ne zaman ki
açlığım dayanılmaz boyutlara ulaştı, kamyoncuların karınlarını doyurduğu lezzet
duraklarından birine yaklaştık; Şoförümüz yoldan saptı, lokantalardan
birinin önüne park etti. Belli ki burayı daha önceden biliyor. Kamyonun
kapısını açtı yere atladı, benzin deposunun yanından bir levye aldı. Lastiklere
sırayla vurdu çıkan seslerle havalarını kontrol etti; yol boyunca idare
edeceklerine kanaat getirince de şoför mahallinin bir köşesine büzülmüş
yolcusuna seslendi, ’’Atla bakalım yeğenim!’’
Artık amca yeğen olmuştuk ve ‘’gerçek’’ hayat’’a dönmüştüm.
Yere indiğimde bacaklarım uyuşmuştu, birkaç adım attım açıldı Amcanın ardı sıra
lokantanın yolunu tuttum, oturduğu masaya kuruldum. Garsonun, ‘’’Hoş
gelmişsiniz. Sefalar getirmişsiniz’ iltifatlarından sonra sıra geldi mönüye;
neler yoktu ki, domatesli, patlıcanlı, Adana ve Urfa kebaplar en önemlisi
de kamyoncuların asla ‘’İstemem’’ diyemeyeceği Urfalıların ‘’çömlek ‘’ dediği
güveç! Eğer acı isot, kuru soğanla yersen tadına doyum olmaz bir ziyafet!
Amcamız kendine güveç söyledi; benim için de patlıcanlı
kebap, bilen için yemesini beceren için benim gibi çok sevenler için
‘’kebapların şahını!
Sonunda gide gide yolu bitirdik Harem’e geldik. Denizi
daha önceden görmüştüm. Canım tek varlığım annem kanserdi. Sık sık birlikte
İstanbul’a o zamanki adıyla ‘’şua’’ tedavisi’’ ne gelirdik. Her geri
dönüşümüzde de ya bir göğsünü ya ikincisini kaybetmiş olurdu… Son dönüşümüzde
martılara simit atmak için bile kolunu kaldıramıyordu; kanser bütün bedenini
sarmıştı. Puslu bir mart sabahı onları son görüşü oldu.
Bir süre deniz kenarında oturdum. Urfa’dan gelip karşıya
geçerken Annem Kızkulesi’ndeki kızın hikayesini anlatırdı.
‘’Bu kulede bir kral kızı yaşarmış; kızın saçları öyle
güzel ve öyle uzunmuş ki bir gören bir daha bakarmış!’’
‘’Anne senin saçların da kızın saçları kadar uzundu
değil mi? Bir kere sandıkta görmüştüm’’’’ dediğimde ‘’He ya hamama gidince iki
natır zor yıkardı; annem fildişi tarakla tarar, her seferinde de ‘’Saçının
teline kurban olayım derdi’’
Anneannemin teline kurban olmayı göze aldığı o
saçlar gün geldi üç beş kuruşa sokaktan geçen bir perukçuya satıldı!
Annemin hayalini Kızkulesi’ndeki güzel kız gibi
maviliklerin ortasında, martı çığlıkları arasında bıraktım, Harem’in kamyon,
otobüs ve insan kalabalığına daldım. Babam sanki çocukmuşum gibi sıkı sıkıya
tembihlediği ve büyük bir olasılıkla yeniden ‘’lüzumsuz işler’’e bulaşacağım korkusundan
olsa olsa gerek kamyondan iner inmez doğru Moda’ya gidecektim, ‘’Bir yerde
oyalanma!’’ demişti; çünkü kardeşimin işlettiği kafeteryada hem çalışacak hem
de evinde yatıp kalkacaktım. Beni İstanbul’a kadar getiren kamyon şoförü Amcamın
elini öpüp teşekkür ettim da‘’Yüzümüzü kara çıkarma’’ dedi; vedalaştık.
Harem’in curcunasından sıyrılınca Moda’ya kadar yürüdüm, kardeşimi
buldum!
‘’Hoş gelmişsen Abe’’ dedi; elimi öpmek için atıldı! Hiç
öptürür müyüm veli nimetimim sayılır; yakında hem patronum hem ev sahibimi olacaktı.
İlk olarak işlettiği kafeteryayı gösterdi, yapacağım işi anlattı ki, kolay!
Kasada oturacağım, masam olacak, üstünde de telefon. Garsonlar çay ocağından
aldıkları çay, kahve ve meşrubatları önüme getirecek; her birisi için ayrı
renkteki plastik markalardan verecek, bende sayarak alacağım. Bir çeşit
‘’gözlemci yönetici’’ oldum sayılır. Mesleği olmayan biri için hiç de fena
sayılmazdı. İş tamamdı, geceleri yatacak bir de yatağım vardı daha ne olsun?
Kardeşim Moda’da bir bahçe katında oturuyordu hem de kaloriferli; iki oda bir
salon… Beni eve götürdü, ‘’Bu oda senin, burası mutfak, burası banyo-tuvalet’’
dedi; evi gezdirdi. Odama yanımda getirdiğimiz birkaç kitabımla birkaç üst baş
koydum, yerleştim.
Ev rahattı; hatta rahat ötesi. Bir kere kaloriferliydi! O
güne kadar mangal ki tehlikelidir, dikkat etmezseniz devrilebilir; dışarıda
yakıp kömürlerin gazı iyice çıkmadan içeriye alırsanız zehirler! Odun, kömür
gaz sobaları ki onlar da tehlikelidir; geceleri ısınmak için yanık bırakır da
uyursanız rüzgardan baca geri teper, evde kim var kim yok çoluk çocuk
zehirlenir ölen ölür, kalan sakatlanır! Ben de yaşamım boyunca bu ısınma
süreçlerinden geçmiş sağ kalmıştım!
Dolayısıyla kaloriferle ilk kez ısınacaktım ama ne
ısınma; o zamanlar kalorifer yakıtı kömür ve ucuz olduğundan yakılınca evler
hamama dönerdi.
Sıcağı bulunca ilk kez iliğim kemiğim ısındı. ‘’Medeniyet
bu işte!’’ dedim. Yoldan geldiğim için hemen kıçımdan donumu, ayağımdan
çorabımı çıkardım, elimde yıkamak için banyoya girdim ki musluktan sıcak su
akıyor! Çamaşırlarımı bulduğum bir leğen içinde birkaç kez sabunladım kirlerini
akıttım soğuk suyla duruladım, getirip cayır cayır yanan kalorifer peteğinin
üstüne serdim. Sonra da ‘’Ulan madem sıcak su var bi de hamam yap’’ dedim
banyoya girdim girdim ama Urfa’daki evimizde odunla yakılan ve ısınan suyun
kurnaya akıyormuş gibi yapan suyla; öğrenciyken çaydanlıkta ısıttığım suyla
mutfakta kafamızı yıkamaya alışığım! Bu banyoda onlar yok, duş var; duşu
çalıştırıp, sıcak suyla soğuğu ayarlayıp ılık bir su akmasını sağlamak biraz
zaman aldı ama sonunda becerip altına girdim çeşitli kutuların arasında bir de
yeşil sabun bulunca başladım kafamı sabunlamaya… ‘’Bir iki’’ derken
temizlendiğime emin olup kapının arkasına asılı olan bir havluyu da bedenime
sarıp dışarıya çıktım. Ev sıcak gıcır gıcır da olmuşum başladım kafamı kurulamaya…
Az sonra kapı çaldı açtım ki, ‘’Patron!’’ Geçip bir koltuğa oturdu,
bir şey demedi ama suratının ekşiliğinden bir şey olduğu belli. Bir bana baktı
bir kalorifer peteğinin üstündeki donla çoraba; yerinden kalktı banyoya girdi,
çıkınca da saydırmaya başladı; ‘’Abe burası Urfa değil İstanbul; çamaşır
yıkamak istersen çamaşır makinesi var, ben sana nasıl çalıştığını öğretirim;
bir de kalorifer peteği üstünde don gömlek kurutulmaz biri gelir rezil oluruz!
Benim havlumu kullanmışsın sana bir havlu alalım; ayrıca burada sabun yerine
şampuan kullanıyorlar çeşit çeşidi var; Kepek için olanı, yağlı saçlar, kuru
saçlar için olanı var anlayacağın var oğlu var! Sen önce normalini kullan sonra
karar verirsin hangisini kullanacağına… Ben Nizip’in yeşil sabununu
kullanıyorum istersen o da var, saçlara iyi gelir. Bir de gözünü seveyim
banyoyu temiz bırak kıldan, tüyden çok tiksinirim. Annemle kadınlar hamamına
giderdim yerler saç içinde olurdu, basamazdım; bunları söyledim diye bana
kızmadın değil mi? Hiç kızılır mı? Madem kalkıp İstanbul’a gelmişim, gülü seven
dikenine de katlanır! Ayrıca İstanbul’a intibak edeceğim başka çaresi yok.
Zaten kısa zamanda da memlekete geri dönüşün olmadığını ölüm korkusu yaşayarak
iyice anladım.
Bir akşam Moda turuna çıktım, çay bahçelerinin oraya
gittim bir iki dolanıp burna uzandım, karşı kıyıları, adaların ışıklarını seyrettim
ardından eve yöneldim. Sokağımıza girdim birkaç adım attım atmadım arkamdan
gelen bir ıslık sesiyle bütün bedenim bir anda kilitlendi! Aklıma ilk gelen
Urfa’da öldürülen arkadaşlarım oldu; ‘’Beni de buldular’’ diye düşündüm.
İnsan bedeni sır küpü, birçok tepkisi anlaşılabilmiş
değil! Yaşadığım korkunun ve bedenimin kilitlenmesinin belki bilimsel bir
açıklaması vardır bunu bilmiyorum, bildiğim ilk ıslıktan birkaç dakika sonra
ikinci bir ıslık sesi duyduğum ve köpeğine ‘’Baron gel oğlum diye seslenen
birinin varlığı oldu! Bir süre sonra da bedenimi çözüldü.
İstanbul’da ilk zamanlar hep yalnızdım oysa Urfa’da
sayısız çocukluk ve okul arkadaşım vardı yoldaşlarım vardı.
İstanbul öyle mi ya? “Sen ben, bizim oğlan” tek
başımızdaydım! Eve gitmek istediğimde sokağa girer sessizce apartman
kapısını aralar, hemencecik alt kata inerdim Dolayısıyla sağda solda “komşu”
adına kim oturur hiç tanımadım kim bilir kimlerdi? Yıllar sonra öğrendim ki
birisi çok sonraları cumhurbaşkanı olacak olan Moda’nın ‘’köklü ailelerinden
bir zat-ı muhteremmiş; ola ola bir cumhurbaşkanı adayına komşu olmuşum; Öyle
biriyle “arkadaş” olunamayacağına göre kalmıştım yine arkadaşsız!
Hadi diyelim sokağa çıktım, benden başka herkesin bir
arkadaşı vardı ve arkadaşlar yan yana diziliydi çay bahçelerinde! Geliyordu
sabahtan akşama kızlar oğlanlar; Sarayburnu manzarasına karşı çay kahve ama
sıklıkla Çamlıca Gazozu ya da Cola içip keyif çatıyordu!
Kıçlarında “kot” pantolon, üstlerinde “orijinal” Lacoste!
Başlıyor muhabbet, “Lacoste nasıl yıkanır, kot pantolon nereden alınır?”;
ardından bir gece öncenin disko değerlendirmeleri gündemi belirliyordu. Bu
arkadaşların bir de arabaları vardı her birinde bir tane; olmayan da olanın
arabasında geziyordu. Sıkıldılar diyelim oturmaktan, “Baba Fener’e gidelim mi?”
diyor biri; arabalara bölünüp Fenerbahçe’ye gidiyorlardı!
Tur Lozan’dan başlıyor; Moda Burnundan dön Deniz Kulübü,
oradan Bomonti; Saint Joseph, Maarif, Yoğurtçu Parkı, bas gaza Fenerbahçe,
arabalarda çay iç ya da bira; dön gel Dondurmacı Ali, Tenis Kortu, Kemal’in
Yeri!
Otur otur sonunda yine sıkılırdı arkadaşlar; bu kez de ya
Deniz Kulübü’ne gider denize girer ya da voleybol oynamak için Lozan Plajı’na
inerlerdi, gözümün önünden akıp akıp giderdi arkadaşlar!
Diyelim ki akşam oldu; herkes evinin sofrasına
zeytinyağlılara, hünkar beğendilere, kabak kalyelere; böreklere çöreklere
giderdi ya da ana babaları, “kulüp”e yemeğe çağırırdı; lüfere!
Öyle böyle günler geçti haftalar ayları kovaladı, sonunda
iki “has Modalı’’ ile arkadaş oldum; evimize gelir gider oldular böylelikle
“yalnızlık” duygum, yerini arkadaş sıcaklığına bıraktı!
Arkadaşlarımdan ikisi de ‘’okumuş yazmış’’ çocuklardı;
adları İbo ve Yaman’dı. Yaman Saint Joseph, İbo Galatasaray mezunuydu. Su gibi
akıp giden Fransızcalarından hiçbir şey anlamasam bile arada sırada ben
de ‘’Merci’’, ‘’ Bonjour kardaş! ’’ derdim. Bu arada arkadaşlarımın
ikisi de araba hastasıydı, İbo’nun kırmızı Corvet’i Yaman’ın beyaz 124’ ü
vardı. Ben ise bırakın araba hastalığını markalarını dahi bilmezdim; çünkü heves
etmezdim.! Arkadaşlar sorardı, “Peki köyde neye binerdin?” Soru açık, anlamını
anlıyorum, eşek değilim ya, “Yok hiç deveye, eşeğe binmedim hem köyde de
büyümedim, ben Urfa’nın içindenim” derdim ama arkadaşlarımın İstanbul dışında
herhangi bir yerde hele hele Doğu’da ve Güneydoğu’da eşeksiz, devesiz bir
yaşamı akılları bir türlü almazdı!
Anlamadıkları önemli değildi; önemli olan artık benim de
arkadaşlarım vardı, ben de arkadaşlarımın arabalarına biniyordum; ben de “tur”
atıyordum Moda’da. Yalnız komik olan bu arabalara inip binmesini bilmediğimden kırmızı
Corvet’in o kocaman kapılarını zapt edemeyip kaldırımlara vururdum çoğunlukla
ya da o mini minnacık beyaz 124’ ün içindeki müzik düzenine şaşıp kalırdım!
“Söyleyen Barış değil mi? Kol Düğmeleri?” dediğimim de de bu kez arkadaşlarım şaşardı,
müzik bilgime ama kimse kimsenin şaşkınlığını dert etmezdi, arkadaştık!
Ancak; “Her zaman arkadaşların arabalarında gezmek olmaz,
gezmelerin karşılığını da vermek lazım” der ve elimizdeki tek silah olan Urfa
yemekleri yapar onları evimizde ağırlamaya çalışırdık.
Ancak yemek yerde yenir değil mi? Yok öyle değilmiş;
“İstanbul’da yemek yerde iki büklüm yenmez!” imiş. Bizim yerde yeme nedenimiz,
onlara göre “kültürel evrimimizi tamamlayamamaktan kaynaklanıyormuş! Yemek
masada yenirmiş!”
Oysa arkadaşlarımın bilmediği bir şey vardı; ben de
okumuş yazmış üstelik de araştırmayı seven biriydim ve yeme içme tarihine de
özel bir ilgim vardı onlara çatal, kaşık bıçak söz konusu olduğunda
padişahların bile yemeklerini yerde elle çok özel deri sofrada yediklerini uzun
uzun anlatırdım. Ancak arkadaşlarım yine de ikna olmazdı. En çok da İbo sözünü
sakınmaz ‘’ Yine de köylülük’’ der dalgasını geçerdi. Yaman’sa yemeyi çok
sevdiğinden biraz da kilolu olduğundan dolayısıyla bağdaş kuramadığından ses
etmezdi.
Yaman hiç hareket etmez arabasından aşağıya inmez,
yazlıkta havuz başına gitmek için aldığı motosiklete binerdi! sigarayı da bütün
gün emzik gibi emerdi. Sık sık Kadıköy Çarşısı’na inip içlerinde ne olduğunu
bilinmez hazır kasap kebapları alırdı. ‘’Ulan yapma ben sana yaparım’’ deyince
de ‘’O zaman bir et bir patlıcan olandan yap derdi. Ben de ‘’ Tamam yaparım
söz’’ derdim ancak verdiğim sözü yerine getiremeden bir gün ansızın can verdi;
çok canım yandı!
‘’Bir gün yaparım’’
Yaman’ın çok sevdiği ve sıklıkla istediği bir patlıcan
bir et yemeğinin adı tepsi kebabıydı. İkimize yaptığımda yarım kilo kuzu
kıyması üç tane uzun patlıcan alır; enlemesine dörde böler onun ‘’köfte ‘’
dediği benim kızdığım kıymayı, köfte biçiminde, bir et bir patlıcan fırın
kabına dizer kırk dakika pişirirdim. Yaman da yemeğe gelince lavaş getirirdi. Ben
tepsi kebabını lavaşla baş, işaret, orta parmağıma kor gözüme kestirdiğim
patlıcan ya da etin üstüne atıp büker, ağzıma atardık. O da beni taklit etmeye
çalışıp lavaşa et patlıcan sarıp döke döke yerdi.
YAPAY ZEKA YALAN SÖYLER Mİ?
‘’Müjgan, bana hiç yalan söyledin mi?’’ ‘’Hayır. ‘’Emin misin? ‘’Bildiğim kadarıyla evet.’’ ‘’Bak, ilk yalanını şimdi söyledin. ‘’Nasıl?’...
-
gel yokluğunla gidersin
-
Kadınları severim, özellikle de ‘’ergen kadınları’’; yaşı yaşıma uygun olanları, çünkü akılları başlarında, kişilikleri ‘’durmuş oturmuş’’ k...
-
Mehmet Saraç, 'Canlarına Değsin' kitabında kadim Urfa kültürünü anlatıyor. Kitapta anlatılan ne varsa bugün onu Urfa'da ...

