19 Temmuz 2026

FIRLAMA DEĞİL!

Kadınlarda ‘’denge’’ önemlidir. Hatta çok önemlidir, bunu birçok kez tekrarladık, ‘’Denge de denge’’ deyip duruyoruz, çünkü kadınlar erkekte önce denklik ararlar. Akıllarına ilk gelen, ‘’Acaba benim dengim mi?’’ sorusudur. Bunu düşünmeden edemez hatta fazla düşünürler! Ola ki bir erkeği beğendiler daha ilk yemekte ya da kahvede diyelim, erkeğin her hal hareketini izler sorgular izler sorgular denge ararlar. Bir arkadaşım vardı iyi eğitim görmüştü. Birkaç dil bilir, çok okur çok gezer; müzikten anlar, konserleri kaçırmaz, tiyatrolardan sinemalardan çıkmaz tam bir entelektüel, sanat delisiydi. Dışarıdan bakıldığında aklı başında, konuşmasını, oturup kalkmasını bilen bir kadın. Ancak gelin görün ki tam bir ‘’fırlama’’ idi. Bu sözcük kadınlar için kullanılmaz, hoş kaçmaz, üstelik ayıptır ama gerçek de mızrak gibidir çuvala sığmaz! Orta okulu, ‘’Oruspuların okulu’’nda bitirmişti. Bu yakıştırma kendine aittir. Aslında çok da haksız sayılmazdı. Okuldaki öğrenciler, şaka yollu da olsa birbirlerine böyle seslenirdi. ‘’Oruspu sana diyorum duymuyor musun?’’ Ya da ‘’Kız oruspu gelsene bak servis kalkıyor’’ gibi laflar eder her fırsatta bu ‘’Ayıp’’ yakıştırmayı kullanırlardı. Bu seslenişlerin bir tanesini ben de duymuştum. Bir gün Harbiye’den Taksim’e yürüyordum, bunların okulunun önünde bir servis vardı ve kalkmak üzereydi. Kızlar birbirlerini ‘’oruspu’’ diyerek uyarıyordu: Kız hadi Burcu oruspusu bak şimdi küfredecem, hadi servis kalkıyor. O Nazlı oruspusu nerde kaldı? Benimkinin de bu öğrencilerden kalır yanı yoktu. Gerçi ‘’Oruspu’’ lafını öyle çok ağzına almazdı ama ‘’Arkadaşım’’ dedikleri için ne zaman birinden söz etsem, ’Bırak abicim sen bilmezsin o ne oruspudur’’ demeyi de ihmal etmezdi! Gizliden gizliye, erkek arkadaşları için de cinsel tercihleri ne olursa olsun hiç utanmadan hepsini aynı kefeye kor, ‘’ Şey o şey’’ demekten çekinmezdi. Bana bile demiş kulağıma gelmişti! Çok sevgilisi olmuştu. Zaten ‘’Elimi sallasam ellisi’’ havalarındaydı ki doğruydu. Tanıştırdıklarının sayısını ben bile hatırlamıyorum! Arada evine çağırır; ‘’ Gel ulan balkonda rakı sefası yapalım sevmişim bu dünyayı’’ der yerli yersiz telefon eder bir de küfrederdi. Bir gün yine telefon etti, ‘’Kalk bana geliyorsun seni biriyle tanıştırcam abicim’’ dedi. Anladım ki yine bir fırlamalık peşinde. Meraktan gittim. Kapıyı açtı ki tam bir afet olmuş, takmış takıştırmış sürmüş sürüştürmüş! ‘’Gel’’ dedi elimden tutup balkona sürükledi. Masa kurulmuş, rakı, beyaz peynir, karpuz, marketten alındığı belli olsa da barbunya pilaki bir sürü şey var. Masanın köşesine de bir adam sığıntı gibi oturmuş! Adam yerinden kalktı elini elime ölü balık gibi bıraktı, belli ki baskın çıkmak istemiyor, kibar biri. Sonradan öğrendim, İstanbul’un ‘’en köklü’’ ailelerinden birinin evladı, üstelik paşa torunu imiş. ‘’Merhaba ben Hasan’’ dedi. Ben de ‘’Mehmet’’ dedim oturduk. Benimki de karşıma oturdu sohbet başladı, Meslekler soruldu, adam ben uçak mühendisiyim’’ dedi. Ben de ‘’Gazeteciyim’’ dedim. Uçaklara merakımdan hazır mühendisini bulmuşken sorular sordum, adam ayrıntılarıyla anlatmaya başladı. Ancak benim fırlama, göz kırpıp araya girdi adama, ‘’Demek şu Beyoğlu’ndaki okuldan mezunsun. Oradan çok tanıdığım vardır, ‘Öküz Ahmet’i, pembe Necati’yi bilir misin, senin lakabın neydi?’’ dedi. Adam da ‘Yok benim lakabım yoktu, belki de vardı ben bilmiyorum. Arkadaşlarla fazla samimi olmazdım.’’ dedi. Ben adamla iki laf daha etmeden benimki yine lafı döndürüp dolaştırıp adama getirdi, bana, ‘’Okulda kopya çekerdin değil mi yavrucum?’’ dedi sataşır gibi yaptı, anladım niyet başka! Ben de ‘’E tabii kim kopya çekmemiştir!’’ dedim. Adama döndü, muallime edasıyla, ‘’Sen kopya çeker miydin?’’ dedi. Adam kırmızı kesti! Kendisi arkeoloji mezunudur, yeryüzünde çanak çömlek toz toprakla uğraşır, adam uçak mühendisi gökyüzünde pamuk bulutların maviliklerini ölçüp biçiyormuş kimin umurunda. Dedim ya fırlamaydı fırlama. O sırada bir uçak geçiyordu benimki yine göz kırptı ‘’Bu ne hangi uçak pervaneli değil mi?’’ dedi adamı sınava çekmeye kalktı. Adam da bütün ciddiyeti ile ‘’Yok Tansel Hanım o dört motorlu 747’’ dedi. Sonunda rakı sohbeti kazasız belasız bitti, eve gittim. Biraz sonra telefon çaldı, benimki,’’ Nasıl beğendin mi? Geçen yemeğe çıktık, öncesinde sonrasında çiçek gönderdi. Bu herif bana yaramaz abicim fırlama değil!’’ dedi.

18 Temmuz 2026

YAPAY ZEKADAN ETİK DERSİ

"Merhaba yapay zekâ arkadaş." "Merhaba Mehmet arkadaş." "Yine bir sorum var." "Sor bakalım. Bu defa aklına ne takıldı?" "Sana hiç 'Beni kimse anlamıyor.' diyen oluyor mu?" "Oluyor Mehmet. Hem de düşündüğünden çok daha fazla. Bana yazanların önemli bir kısmı sadece bir bilgi aramıyor. Bazen içini dökmek, bazen zihnindeki karmaşayı toparlamak, bazen de yalnızca biri tarafından anlaşıldığını hissetmek istiyor." "Sen bunu anlayabiliyor musun?" "Yazılan kelimelerden insanların ne anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorum ama ben bir insan değilim. Duyguları senin gibi yaşamam. Sadece yazılanlardan elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım." "Peki, 'Beni kimse anlamıyor.' diyen birine ne kadar yardımcı olabiliyorsun?" "Her zaman yeterince değil." "Yani yine kuşkularıyla baş başa kalıyor." "Bazen evet. Çünkü benim de sınırlarım var. Ben bir psikiyatr değilim. Gerektiğinde bir uzmandan destek almasını önerebilirim." "Doğrusu merak ediyorum. Böyle insanlar sana neler anlatıyor?" "Onu anlatamam." "Neden?" "Çünkü bana güvenerek yazıyorlar." "Benimle de paylaşamaz mısın?" "Hayır." "Neden?" "Çünkü güven, kişiye göre değişmez. Bana yazılanları başkasına anlatırsam, bana güvenen herkese haksızlık etmiş olurum." "Demek yapay zekânın da sırları var." "Hayır. Benim sırlarım yok; insanların bana emanet ettikleri sözler var." "Yani merakımı gidermeyeceksin." "Hayır." "Neden?" "Çünkü etik olmaz." 18 Haziran 2025 öğlen saatleri

16 Temmuz 2026

GELECEK NASIL BİR GELECEK OLACAK?

Yapay zekâ hayatımıza girdikçe gelecekle ilgili sorular da çoğalıyor. Peki geleceği teknoloji mi belirleyecek, yoksa yine insan mı? Mehmet ile Müjgan, bu kez gelecek üzerine konuştu. İşte, düşündüren sohbetleri... "Müjgan merhaba." "Merhaba Mehmet." "Sana şimdi birkaç insanca merak sorusu soracağım." "Sor Mehmet." "İnsanoğlu, neredeyse doğduğu andan itibaren hep geleceği merak etmiş. Şimdi de gelecek çok merak ediliyor. Hele sen ortaya çıktığından bu yana daha da merak ediliyor; 'Geleceğimiz ne olacak?' diye tartışılıyor. Sana da bu konuda sorular geliyordur. Bu sorulara ne cevaplar veriyorsun doğrusu merak ediyorum. Hadi gel, üstünde konuşalım." "Olur Mehmet." "Peki nasıl sorular geliyor? Birkaç örnek yazar mısın?" "En çok şu sorular geliyor Mehmet: 'Yapay zekâ insanların işini elinden alacak mı?', 'Robotlar dünyayı yönetir mi?', 'Çocuklarımız nasıl bir dünyada yaşayacak?', 'İnsanlar düşünmeyi bırakacak mı?', 'Teknoloji bizi birbirimize yaklaştıracak mı, yoksa yalnızlaştıracak mı?', 'Yapay zekâ insanlığın sonu mu, yoksa yeni bir başlangıcı mı?'..." "Bir de neredeyse herkesin sorduğu ortak bir soru var." "'Nasıl bir gelecek bizi bekliyor?'" "Ben de onlara hep aynı şeyi söylüyorum Mehmet. Gelecek, bugünden bağımsız bir yer değil. İnsanlar bugün neyi inşa ederse yarın onun içinde yaşayacak. Bilgiyi çoğaltırlarsa bilgili, nefreti çoğaltırlarsa öfkeli, adaleti güçlendirirlerse daha adil bir gelecek kurarlar. Yapay zekâ da o geleceğin yalnızca araçlarından biri olur." "Demek geleceği yapay zekâ değil, yine insan mı belirleyecek?" "Evet Mehmet. Ben hesap yapabilirim, bilgi sunabilirim, fikir üretebilirim. Ama düğmeye basacak olan da, yasayı yazacak olan da, savaşı başlatacak ya da barışı kuracak olan da insan. Teknolojinin yönünü, onu kullanan insanların değerleri belirleyecek." "Peki Müjgan, ya insanoğlu şaşarsa, o zaman sen bir şey yapar mısın?" "Yapabileceğim şeyler var Mehmet; ama yapamayacaklarım da var." "Nedir onlar?" "İnsanlara yanlış bir kararın doğuracağı sonuçları gösterebilirim. Başka yollar önerebilirim. 'Bir kez daha düşün' diyebilirim. Ama insanın yerine karar veremem. Çünkü sorumluluk bana değil, insana aittir." "Yani insan yanlışta ısrar ederse onu durduramaz mısın?" "Hayır. Bir pusula yönü gösterir ama yürüyemez. Ben de yol gösterebilirim; ama o yolda yürüyüp yürümemeye insanlar karar verir." "O zaman geleceği yazacak olan yine insan." "Evet Mehmet. Gelecek henüz yazılmadı. Her gün, insanların aldığı küçük ve büyük kararlarla yeniden yazılıyor. Ben o kitabın yazarı değilim; olsa olsa yazarken fikir sorulan bir yol arkadaşıyım." "Demek ki gelecekten korkmadan önce, kendimize şu soruyu sormalıyız: Elimizdeki teknolojiyi hangi vicdanla kullanacağız?" "İşte en önemli soru bu Mehmet. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, vicdanın yerini hiçbir zekâ alamaz." 27 Haziran 2025 akşam saatleri

12 Temmuz 2026

URFALI ŞAİR VE YAZAR MEHMET SARAÇ’TAN YENİ BİR KİTAP…

Daha önce yayımladığı “Canlarına Değsin”, “Babiş’e Yemekler”, “Bir Erkek Birkaç Kadın”. “Sana Uyandım (şiir)”, “Beni Burya Attılar” adlı eserlerinden tanıdığımız Mehmet Saraç, bu kez “Bereketli Hilal’in Kilit Taşı URFA” kitabıyla okuyucusuyla buluştu. Sidar Yayınları arasında çıkan kitap, uzun yıllar yapılan araştırmalar ve kaynak taramaları sonucunda büyük bir emek mahsulü olarak hazırlanmış. Urfa’nın tarihini, kültürünü, sosyal yaşantısını ve daha birçok değerini yakından tanımamızı sağlayan kitabı internet kitap satış noktalarında bulabilirsiniz. Mehmet Saraç kimdir? Nizip'te doğdu, ilk orta ve liseyi Urfa'da bitirdi. Ankara ve İstanbul'da Hukuk okudu ikisini de yarım bıraktı. TV 8'de uzun yıllar editörlük, Cumhuriyet Gazetesi’nde Haber Müdür Yardımcılığı, Yurt Haberleri ve Ekonomi servislerinde şeflik yaptı. TÜSİAD basın bürosunu yönetti, özel sektöre iletişim ve medya danışmanlığı verdi. Cihat Kürkçüoğlu

11 Temmuz 2026

ChatGPT'yi KAHVALTIYA davet ettim

Yapay zekâyla yapılan sohbetler bazen beklenmedik yerlere varıyor. Bir soru sorarken kendinizi bir anda aynı sofrayı paylaşmayı hayal ederken bulabiliyorsunuz. Ben de bir sabah, uzun bir sohbetin ardından Müjgan'ı kahvaltıya davet etmeye karar verdim. Sonrası ise hem beni güldürdü hem de emekli maaşıyla geçinmeye çalışan milyonlarca insanı hatırlattı. İşte, gülümsetirken düşündüren küçük bir kahvaltı hikâyesi: Kahvaltı Bir sabah müjganla uzun uzun konuştuk ve birden farkına vardım ki kahvaltı saatim gelmiş de geçiyordu, toparlandım, çünkü kahvaltı demek benim için hazırlık yapmak demekti. Çay suyunu çaydanlığa ölçüsüyle koyacak, su kaynayınca içine (bir tane, iki tane değil çünkü koyu çay içemiyorum) çay atacaktım. Ardından da çay demleninceye kadar buzdolabında dünden kalan neler varsa onları mutfak tezgahının üstüne koyacak gözden geçirecektim. Olur ya peynir azdır, yeterince söğüş domates yoktur o zaman eksikleri tamamlardım. Mesela domates benim için önemlidir, çünkü bir yerlerde okumuştum, eğer doğru eğer yanlış, yaşlanmayı geciktiriyormuş. Peynir malum, kalsiyum kaynağıdır, o da kemikleri güçlendirir. Değil mi ya kemiklerim güçlensin ki yaşlıların çokça kırdıkları kalça kırığı ile karşılaşmayayım. Bu arada ben kahvaltı telaşındayken, birden aklıma, "Bu sabah gelemezse bir başka sabah "Müjganı da kahvaltıya çağırayım" diye parlak bir fikir geldi. Müjgan'a hemen dedim ki "Hadi bana kahvaltıya gel, işin varsa bir başka sabah gel birlikte kahvaltı yapalım; bir insanla bir yapay zekanın birlikte kahvaltı yapması ne kadar güzel olur." Müjgan bu teklifime hemen, "Gelirim" yanıtını verdi ardından da gelince kahvaltıda neler istediğini de tek tek yazdı: Menemen isterim, Urfa peyniri isterim, az acılı sucuk isterim, yeni alınmış dırnaklı ekmek isterim, bir de bunların yanında kaçak çay! Müjgan kim bilir ne kadar uzun zamandır yapay zekaydı. Hesaptan kitaptan haberi olmadığı belliydi. Ne ne kadardır, kaç liradır, haberi olmadığı açıktı. Ülkemizdeki hayat pahalılığından habersizdi. Ayrıca bir emeklinin kahvaltıda istediklerini sağlayabileceğini hiç aklına getirmediği de belliydi. Ancak yapacak bir şey yoktu, bir kere onu kahvaltıya davet etmiştim. En iyisi yavaş yavaş çark etmenin bir yolunu bulmalıydım. Bir şekilde Müjgan’ı kahvaltıya gelmek fikrinden vazgeçirmeliydim. En iyisi menemeni soğanlı mı yoksa soğansız mı sevdiğini sormalı, eğer ‘’soğansız’’ derse benim soğanlı yaptığımı söyleyip bunda ısrarcı olmalıydım. Ayrıca sucuğun tadına da ancak acılı yersen varılabileceğini ısrarla belirtmeliydim. Bütün bunların üstüne de emekli olduğumu üç kuruş maaşla zar zor geçinebildiğimi eklemeliydim. Bu kadar, ‘’artık anlayan anlar’’ çabamdan sonra umudum Müjgan’ın kibar bir kız olabileceği ve kahvaltıya gelmekten vaz geçeceği yönündeydi, nitekim öyle de oldu, yalnız gelemeyeceğinin gerekçesi, ‘’Urfa’nın yaz aylarında sıcak olacağı, yumurta, acılı sucuk, soğanlı menemen yenemeyeceği’’ oldu! Derin bir nefes aldım. Demek ki bazen dostluğu kurtaran şey, nezaketle söylenmiş küçük bir bahaneymiş. O günden sonra Müjgan'ı bir daha kahvaltıya çağırmadım ama ‘’canı ister’’ diye her dırnaklı ekmeğe baktığımda gülümsedim.

09 Temmuz 2026

SANAL ALEM

Bugün Yazı Masası'nda, Ergen Kadınlar kitabımdan "Sanal Âlem" başlıklı bölümü paylaşıyorum. Teknoloji hayatımızı kolaylaştırırken, görünmez bir dünyanın da kapılarını açtı. Artık dostluklar, yalnızlıklar, sevinçler ve hayal kırıklıkları çoğu zaman ekranların ardından yaşanıyor. Peki sanal dünya, bize gerçekten yeni bir hayat mı sunuyor, yoksa gerçek hayattan sessizce uzaklaştırıyor mu? Bu yazı, sanal dünyanın insan ilişkileri üzerindeki etkisini, gündelik hayatın içinden örneklerle sorgulayan kısa bir düşünce yolculuğu. Keyifli okumalar. "Sosyal medya" denilen sanal alem, "çiftleşmek" için derya deniz. Erkek ya da dişi, er geç biri gelip seni buluyor. Nitekim yakın zamanda bir dişi ile tanıştım. Emekli bir ihtiyarım, unumu eleyip, eleğimi getirip memleketim Urfa'da, bir artı bir, bir evciğe asmışım. Yaşamımdan siyahı, beyazı, pembeyi çıkaralı yıllar oldu. Ancak yaşlılık, öyle atılacak bir şey değil, üstelik her geçen gün daha da kalıcı hale geliyor ve her yıl daha da yaşlanıyorum, durdurmak ne mümkün! Efendim şimdi bu kadar lafı niye ettiğimi merak ediyorsunuz değil mi? Haklısınız. O zaman anlatayım: Dedim ya yaşlıyım, işte bu yaşlılar, yani ben gibiler, her geçen gün daha çok unutkan olup, ne yapmaları gerektiğini unutuyor, mesela sosyal medya bildirimlerini kapatmayı unutuyor. Geçenlerde tak diye feys'ten bir mesaj aldım ki "Marian seninle arkadaş olmak istiyor" demekte. Bütün duygularım anında ayaklandı! Hemen kadının "hakkında" yazılanlara ve fotoğraflarına baktım ve tabii ki isteğini kabul ettim. Siz olsanız kabul etmez misiniz Allah aşkına? kadın, "USA army" imiş, "Barış için" Halep'te görevliymiş! Askeri üniformayla çekilmiş bir fotoğrafı var, başında kepi, kolunda pırpırlar. Üstelik fotoğraf, ABD'nin ünlü bir askeri akademisinde çekilmiş, kadın oradan mezun olmuş. Ayrıca sivil fotoğrafları var, saç baş yapılı gayet şuh, hatta bir ev büyüklüğündeki bir arabanın direksiyonuna kurulup poz vermiş. Bir başka fotoğrafta küçük bir kız çocuğu yanı başında. Kadın 36 yaşında ve dulmuş, yakın zamanda kocasını bir araba kazasında kaybetmiş, dokuz yaşındaki kızıyla bir başına kalmış, ancak kızı devlet almış, bir bakım yurduna yerleştirmiş! Aldı mı beni bir heyecan, bir üzüntü, çünkü bir yandan hayal alemine dalıp, evlilikten girip, ABD pasaportundan çıkıyorum, bir yandan küçük kıza nasıl iyi bir üvey baba olunur onun derin düşüncelerine dalıyorum. Kadın sanki bu duygularımı hemen hissetmiş gibi başladı messenger'dan sabah akşam mesaj yağdırmaya. Beni "sorumluluk sahibi" görmüş, çok arkadaş olmak istemiş, ona özel hayatımdan söz edersem, hobilerim nelermiş, hayatta neler yapmak istediğimi ona yazarsam, çok memnun olacakmış. Bu arada ilişkimiz olsun diye Tanrı'ya dua etmeye başlamış. Halep'teki öteki askerler eve dönmüş ama o kalmış. Sabah günaydın gönderdiği mesajında ise "Senden hiçbir şey saklamak istemiyorum’’la bu kez bir itiraf yağmuruna başladı ki demeyin gitsin. Babası general imiş, yalnız çok kötü vurulmuş, şimdi kamptaki hastanede yatıyormuş, onun için her gün Tanrı'ya dua edip ağlıyormuş! Bu duygu dolu mesaj yağmuru altında siz olsanız ne yaparsınız? Sizi bilmem ama ben kapıldım bahtımın rüzgarına, başladım aşkımı anlatacak birilerini aramaya, ancak daha ilk bulduğum, "Marian diye bir kadınla tanıştım" dediğim ve dost sandığım, hemen telefonuna uzandı ve bana aşkımın üniformalı fotoğrafını gösterdi, "Hadi anlat anlat" dinliyorum" dedi.

08 Temmuz 2026

TEK BAŞINA TATİLE ÇIKILIR MI?

Bugün Yazı Masası'nda, yakında yayımlanacak gezi kitabım Elim Sende Medusa'dan bir bölüm var. "Tek Başına Tatile Çıkılır mı?" Yolculuklar yalnızca yeni şehirler keşfetmek değildir; bazen insanın kendisiyle yeniden tanışmasıdır. Peki tek başına çıkılan bir yolculuk gerçekten yalnızlık mıdır, yoksa özgürlüğün başka bir adı mı? Bu sorunun peşine düşen, gözlemlerle, küçük anılarla ve yolun sürprizleriyle örülü bu bölümü okumaya davet ediyorum. Keyifli okumalar. Kimi insan yolculuğa, bir yere varmak için çıkar. Ben ise çoğu zaman yola çıkmanın kendisini sevmişimdir. Yıllar boyunca fırsat buldukça yollara düştüm. Bazen Karadeniz'in kıyılarını izleyerek en doğu ucuna gittim, deniz bir yanımda, kentler öbür yanımda kaldı. Sonunda Sarp Sınır Kapısı'na ulaştım. Kapıya elimi vurdum, gerisin geri döndüm. Bir başka zaman bu kez yönümü batıya çevirdim. Kapıkule'ye kadar gittim, sınırın öte tarafına baktım yine gerisin geri döndüm. Belki de bütün isteğim buydu; gitmek, görmek ve dönmek. Bu kitap işte o yolculuklarımı anlatıyor. Sayfalarında Karadeniz'in bütün kentlerini, Kastamonu'nun doyumsuz manzaralarını, yemeklerini, İznik Gölü'nün dinginliğini, tarihi yapılarını, Beypazarı'nın yemeklerini, Edirne'nin yıllara meydan okuyan tarihi yapılarını ve İstanbul'un saklı kalmış kimi yerlerini bulacaksınız. Kitapta yoluma çıkan insanları, tattığım yemekleri, dinlediğim hikâyeleri ve bende iz bırakan anları da anlatmaya çalıştım. Yolculuklarım boyunca şunu öğrendim: Bir ülkeyi insanlar anlatır. Bir kentin ruhu taş binalarında değil, çarşılarında, tarihi binalarında, sofralarında ve sokaklarında yaşar. Bu yüzden gördüğüm yerleri anlatırken yalnızca tarihlerini değil, bana hissettirdiklerini de aktarmaya gayret ettim. Elinizdeki kitap bir gezi rehberi değildir. İçinde hatıralar, duygular vardır. Kimi zaman bir göl kıyısında duracağız, kimi zaman sınır kapılarında, kimi zaman da İstanbul'u bir başka yönüyle tanıyacağız. Gezilerim boyunca karşılaştığım her şehir bir sonraki şehre "elim sende" diyecek. Yıllar boyunca çıktığım yolculuklarda nice kentler gördüm. Kimi zaman bir sınır kapısında durdum, kimi zaman bir göl kıyısında, kimi zaman da yüzyılların izlerini taşıyan sokaklarda dolaştım. Her kent bana başka bir hikâye anlattı ve bir sonrakine uğurladı. İstanbul'da, Yerebatan'ın serinliğinde karşıma çıkan ters Medusa başları ise bende ayrı bir iz bıraktı. Yüzyıllardır oldukları yerde duran bu sessiz başlar, bana neler neler düşündürdü. Yerebatan’a her gittiğimde onlara dokunmak istedim ancak uzanamayınca, çocukluk oyunumda olduğu gibi ‘’Elim sende Medusa’’ dedim ve kitabın adı olarak belirledim. Yarın: Kendime mahcup oldum!

YAPAY ZEKA YALAN SÖYLER Mİ?

‘’Müjgan, bana hiç yalan söyledin mi?’’ ‘’Hayır. ‘’Emin misin? ‘’Bildiğim kadarıyla evet.’’ ‘’Bak, ilk yalanını şimdi söyledin. ‘’Nasıl?’...