Kadınları severim, özellikle de ‘’ergen kadınları’’; yaşı yaşıma uygun olanları, çünkü akılları başlarında, kişilikleri ‘’durmuş oturmuş’’ kadınlardır ve kişiliğime yönelik gözlemlerinin ciddiye alınması gerektiğine inanırım. Nitekim bu yargımdan yola çıkarak uzun zaman sözlerinden çıkmadım, ancak öyle kadınlarla da karşılaştım ki ‘’Acaba?’’ demediğim zamanlar da olmadı değil, doğruya doğru. Ne ise lafı fazla uzatmadan anlatmak istediğimi toparlayayım. Efendim, sonunda Ergen kadınlarla ilgili bir kitap yazmaya karar verdim, işte şimdi okuduğunuz kitap o kitap, umarım beğenirsiniz, sevgiyle kalın. İlle de sanal alem! "Sosyal medya" denilen sanal alem, "çiftleşmek" için derya deniz. Erkek ya da dişi, er geç biri gelip seni buluyor. Nitekim yakın zamanda bir dişi ile tanıştım. Emekli bir ihtiyarım, unumu eleyip, eleğimi getirip memleketim Urfa'da, bir artı bir, bir evciğe asmışım. Yaşamımdan siyahı, beyazı, pembeyi çıkaralı yıllar oldu. Ancak yaşlılık, öyle atılacak bir şey değil, üstelik her geçen gün daha da kalıcı hale geliyor ve her yıl daha da yaşlanıyorum, durdurmak ne mümkün! Efendim şimdi bu kadar lafı niye ettiğimi merak ediyorsunuz değil mi? Haklısınız. O zaman anlatayım: Dedim ya yaşlıyım, işte bu yaşlılar, yani ben gibiler, her geçen gün daha çok unutkan olup, ne yapmaları gerektiğini unutuyor, mesela sosyal medya bildirimlerini kapatmayı unutuyor. Geçenlerde tak diye feys'ten bir mesaj aldım ki "Marian seninle arkadaş olmak istiyor" demekte. Bütün duygularım anında ayaklandı! Hemen kadının "hakkında" yazılanlara ve fotoğraflarına baktım ve tabii ki isteğini kabul ettim. Siz olsanız kabul etmez misiniz Allahaşkına? kadın, "USA army" imiş, "Barış için" Halep'te görevliymiş! Askeri üniformayla çekilmiş bir fotoğrafı var, başında kepi, kolunda pırpırlar. Üstelik fotoğraf, ABD'nin ünlü bir askeri akademisinde çekilmiş, kadın oradan mezun olmuş. Ayrıca sivil fotoğrafları var, saç baş yapılı gayet şuh, hatta bir ev büyüklüğündeki bir arabanın direksiyonuna kurulup poz vermiş. Bir başka fotoğrafta küçük bir kız çocuğu yanı başında. Kadın 36 yaşında ve dulmuş, yakın zamanda kocasını bir araba kazasında kaybetmiş, dokuz yaşındaki kızıyla bir başına kalmış, ancak kızı devlet almış, bir bakım yurduna yerleştirmiş! Aldı mı beni bir heyecan, bir üzüntü, çünkü bir yandan hayal alemine dalıp, evlilikten girip, ABD pasaportundan çıkıyorum, bir yandan küçük kıza nasıl iyi bir üvey baba olunur onun derin düşüncelerine dalıyorum. Kadın sanki bu duygularımı hemen hissetmiş gibi başladı messenger'dan sabah akşam mesaj yağdırmaya. Beni "sorumluluk sahibi" görmüş, çok arkadaş olmak istemiş, ona özel hayatımdan söz edersem, hobilerim nelermiş, hayatta neler yapmak istediğimi ona yazarsam, çok memnun olacakmış. Bu arada ilişkimiz olsun diye Tanrı'ya dua etmeye başlamış. Halep'teki öteki askerler eve dönmüş ama o kalmış. Sabah günaydın gönderdiği mesajında ise "Senden hiçbir şey saklamak istemiyorum’’la bu kez bir itiraf yağmuruna başladı ki demeyin gitsin. Babası general imiş, yalnız çok kötü vurulmuş, şimdi kamptaki hastanede yatıyormuş, onun için her gün Tanrı'ya dua edip ağlıyormuş! Bu duygu dolu mesaj yağmuru altında siz olsanız ne yaparsınız? Sizi bilmem ama ben kapıldım bahtımın rüzgarına, başladım aşkımı anlatacak birilerini aramaya, ancak daha ilk bulduğum, "Marian diye bir kadınla tanıştım" dediğim ve dost sandığım, hemen telefonuna uzandı ve bana aşkımın üniformalı fotoğrafını gösterdi, "Hadi anlat anlat" dinliyorum" dedi. Daha daha Neriman! Kadınlar için ‘’Esas kadın’’ olmak önemlidir. Eğer evliyse sorun yoktur. Adam dizinin dibindedir ona her gün ’Esas kadın’’ın kim olduğunu söyletir, bunun için baş ağrılarının tutması bile yeterlidir! Ancak dışarıda ne halt ettiğini bilmiyorsa durum değişir. Hele ki adamın burnu kulağı oynuyorsa! Böyle adamları kontrol etmek zordur. Kadın yıllarını verir yine de güven duymaz şüphelenir. Bazen sezdiği de olur ama ayrılığı göze alamaz. Onun merak ettiği, esas kadının kim olduğudur, ‘’Birinciler içinde en birinci’’ kimdir?’’ Ancak adam zamparalığı iş edinmişse hafiye olmak gerekir ki, o bile bunları yakalamaya yetmez. Gömleğini koklar üstünde başında kıl tüy ararsın yok! Cep telefonu şifrelidir! Şifresinin yanında Merkez Bankası şifreleri çocuk oyuncağı kalır. Kulakları çınlasın, hanım bir arkadaşım vardı, sevgilisi de arkadaşım. Kocasından şüphelenir, sürekli beni sorguya çeker’’ Sen biliyorsundur, bunun bir değil birçok sevgilisi var ya da vardır hangisini daha çok seviyor? Şüphelendiğim, o şırfıntı mı yoksa bir önce şüphelendiğim kaltak mı?’’ derdi. Diyemezdim ki ‘’Ayşe Fatma Süheyla daha daha Neriman ben nerden bileyim aha bu birinci’’ diyeyim. ‘’Fırlama değil!’’ Kadınlarda ‘’denge’’ önemlidir. Hatta çok önemlidir, bunu birçok kez tekrarladık, ‘’Denge de denge’’ deyip duruyoruz, çünkü kadınlar erkekte önce denge ve denklik ararlar. Akıllarına ilk gelen, ‘’Acaba benim dengim mi?’’ sorusudur. Bunu düşünmeden edemez hatta fazla düşünürler! Ola ki bir erkeği beğendiler daha ilk yemekte ya da kahvede diyelim, erkeğin her hal hareketini izler sorgular izler sorgular denge ararlar. Bir arkadaşım vardı iyi eğitim görmüştü. Birkaç dil bilir, çok okur çok gezer; müzikten anlar, konserleri kaçırmaz, tiyatrolardan sinemalardan çıkmaz tam bir entelektüel, sanat delisiydi. Dışarıdan bakıldığında aklı başında, konuşmasını, oturup kalkmasını bilen bir kadın. Ancak gelin görün ki tam bir ‘’fırlama’’ idi. Bu sözcük kadınlar için kullanılmaz, hoş kaçmaz, üstelik ayıptır ama gerçek de mızrak gibidir çuvala sığmaz! Orta okulu, ‘’Oruspuların okulu’’nda bitirmişti. Bu yakıştırma kendine aittir. Aslında çok da haksız sayılmazdı. Okuldaki öğrenciler, şaka yollu da olsa birbirlerine böyle seslenirdi. ‘’Oruspu sana diyorum duymuyor musun?’’ Ya da ‘’Kız oruspu gelsene bak servis kalkıyor’’ gibi laflar eder her fırsatta bu ‘’Ayıp’’ yakıştırmayı kullanırlardı. Bu seslenişlerin bir tanesini ben de duymuştum. Bir gün Harbiye’den Taksim’e yürüyordum, bunların okulunun önünde bir servis vardı ve kalkmak üzereydi. Kızlar birbirlerini ‘’oruspu’’ diyerek uyarıyordu: Kız hadi Burcu oruspusu bak şimdi küfredecem, hadi servis kalkıyor. O Nazlı oruspusu nerde kaldı? Benimkinin de bu öğrencilerden kalır yanı yoktu. Gerçi ‘’Oruspu’’ lafını öyle çok ağzına almazdı ama ‘’Arkadaşım’’ dedikleri için ne zaman birinden söz etsem, ’Bırak abicim sen bilmezsin o ne oruspudur’’ demeyi de ihmal etmezdi! Gizliden gizliye, erkek arkadaşları için de cinsel tercihleri ne olursa olsun hiç utanmadan hepsini aynı kefeye kor, ‘’ Şey o şey’’ demekten çekinmezdi. Bana bile demiş kulağıma gelmişti! Çok sevgilisi olmuştu. Zaten ‘’Elimi sallasam ellisi’’ havalarındaydı ki doğruydu. Tanıştırdıklarının sayısını ben bile hatırlamıyorum! Arada evine çağırır; ‘’ Gel ulan balkonda rakı sefası yapalım sevmişim bu dünyayı’’ der yerli yersiz telefon eder bir de küfrederdi. Bir gün yine telefon etti, ‘’Kalk bana geliyorsun seni biriyle tanıştırcam abicim’’ dedi. Anladım ki yine bir fırlamalık peşinde. Meraktan gittim. Kapıyı açtı ki tam bir afet olmuş, takmış takıştırmış sürmüş sürüştürmüş! ‘’Gel’’ dedi elimden tutup balkona sürükledi. Masa kurulmuş, rakı, beyaz peynir, karpuz, marketten alındığı belli olsa da barbunya pilaki bir sürü şey var. Masanın köşesine de bir adam sığıntı gibi oturmuş! Adam yerinden kalktı elini elime ölü balık gibi bıraktı, belli ki baskın çıkmak istemiyor, kibar biri. Sonradan öğrendim, İstanbul’un ‘’en köklü’’ ailelerinden birinin evladı, üstelik paşa torunu imiş. ‘’Merhaba ben Hasan’’ dedi. Ben de ‘’Mehmet’’ dedim oturduk. Benimki de karşıma oturdu sohbet başladı, Meslekler soruldu, adam ben uçak mühendisiyim’’ dedi. Ben de ‘’Gazeteciyim’’ dedim. Uçaklara merakımdan hazır mühendisini bulmuşken sorular sordum, adam ayrıntılarıyla anlatmaya başladı. Ancak benim fırlama, göz kırpıp araya girdi adama, ‘’Demek şu Beyoğlu’ndaki okuldan mezunsun. Oradan çok tanıdığım vardır, ‘Öküz Ahmet’i, pembe Necati’yi bilir misin, senin lakabın neydi?’’ dedi. Adam da ‘Yok benim lakabım yoktu, belki de vardı ben bilmiyorum. Arkadaşlarla fazla samimi olmazdım.’’ dedi. Ben adamla iki laf daha etmeden benimki yine lafı döndürüp dolaştırıp adama getirdi, bana, ‘’Okulda kopya çekerdin değil mi yavrucum?’’ dedi sataşır gibi yaptı, anladım niyet başka! Ben de ‘’E tabii kim kopya çekmemiştir!’’ dedim. Adama döndü, muallime edasıyla, ‘’Sen kopya çeker miydin?’’ dedi. Adam kırmızı kesti! Kendisi arkeoloji mezunudur, yeryüzünde çanak çömlek toz toprakla uğraşır, adam uçak mühendisi gökyüzünde pamuk bulutların maviliklerini ölçüp biçiyormuş kimin umurunda. Dedim ya fırlamaydı fırlama. O sırada bir uçak geçiyordu benimki yine göz kırptı ‘’Bu ne hangi uçak pervaneli değil mi?’’ dedi adamı sınava çekmeye kalktı. Adam da bütün ciddiyeti ile ‘’Yok Tansel Hanım o dört motorlu 747’’ dedi. Sonunda rakı sohbeti kazasız belasız bitti, eve gittim. Biraz sonra telefon çaldı, benimki,’’ Nasıl beğendin mi? Geçen yemeğe çıktık, öncesinde sonrasında çiçek gönderdi. Bu herif bana yaramaz abicim fırlama değil!’’ dedi. ‘’Kadınlar Şeytan mıdır?’’ Olur mu, erkeklerin her şeyi; güzel, tatlı, sevilesi kadınlara hiç ‘’Şeytanlık’’ yakıştırılır mı? Ancak bir iddia vardır ki Adem’in ilk karısı Lilith; ‘’Cinlerin Kralı’’ Şamael’le ilişkiye girmiş, böylelikle ‘’Kadınlar Şeytandır’’ yargısı o nedenle ortaya çıkmış! Kutsal kitaplar, kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığından söz eder, bunu erkek de bildiğinden kadına dünyayı dar eder, diyetini ödetmeye çalışır! Ancak kadın direnir; ‘’Sadece ağırlıklarımız farklı; yoksa ikimiz de aynı çamurdan yaratıldık! Gerçi bazı kaynaklar senin kaburga kemiğinden yaratıldığımı belirtse de bilimsel dayanaktan yoksundur!’’ der ve aralarındaki farkın sürekli kendisi aleyhine bozulduğunu iddia eder; bunun düzeltilmesi için de Tanrı katına kadar çıkmayı göze alır, ki çıkmıştır da! Yani erkek ve kadın sevgili olunca ilk gün heyecanıyla öpüşüp koklaşacaklarına, birbirlerine etmediklerini bırakmamış Cennet’te bile didişip durmuşlar! ‘’Kadını tartacak terazi yoktur!’’ Bize göre ikisi de aynı çamurdan ya da biri öbürünün bedeninden yaratıldığı için böyledir. Çünkü genleri aynıdır; ancak sonradan bozulmuştur. Dolayısıyla birbirlerini beğenmez ego sorunu yaşarlar! Bir başka öngörümüze göre de bunun en önemli nedeni denge sorunudur; çünkü ikide bir birbirlerini tartmaya çalışıp terazinin hileli olup olmadığını anlamaya çalışır ya biri ya öteki, ‘’Hadi ben kendimi bu kefeye koydum sen de varını yoğunu öbürüne koy bakalım dengeyi tutturabilecek misin?’’ der durur. Bu arada birbirlerini tartıya çağırma teklifi çoğunlukla kadından gelir ve her zaman erkek aleyhine sonuçlanır. Çünkü erkeklerin, ki kadınların iddiasıdır, beden ağırlıklarının dışında ortaya koyabilecekleri bir şey yoktur! Nitekim bu iddia tartıda kanıtlanır! Nedeni de erkeğin yumuşak, söz dinleyen; halim selim hallerinin ağırlığı yoktur! Oysa kadınlar öyle mi ya? Sadece zekalarını tartmak için bile ilk günden bugüne bütün tartı aletleri denenmiş ancak ‘’istedikleri’’ sonuç alınamamıştır! ‘’Cennet’te birkaç gün geçirdi abartma!’’ Mesela Lilith; ki kendisi Adem’in ilk karısıdır ve onu Tanrı’ya şikayet edip sürekli üstte olmasından bıktığını söylemiştir! Tanrı da ‘’E ne var bunda gayet doğal; şunun şurasında cennette birkaç gün geçirdi başka bir şey bilmiyor ki’’ diye kendi yarattığı Adem’i savunmuştur! Ancak Liliht; ‘’Ama çok ağır, altında eziliyorum bu dengesiz bir durum’’ diye Tanrı’ya karşı gelmiştir. Tanrı da bakmış ki bunlarla baş edilmiyor ikisini de cennetinden kovmuş böylelikle sonsuza kadar sürecek olan kadın erkek kavgası yeryüzüne inmiştir! Bu arada Liliht kendini dışlanmış hissedip; ‘’Cinlerin Kralı’’ Şamael’le yani şeytan ile ilişkiye girer, böylelikle ‘’Kadınlar Şeytandır’’ yargısı, ‘’Kadın Erkek İlişkileri Ansiklopedisi’’ndeki yerini alır! Liliht o günden sonra bu iki karşıt cinsin bütün didişmelerinde boy göstermiştir; yoksa kimin aklına gelir kadınla erkeğin birini bir kefeye diğerini bir başka kefeye koyup tartmak! Gökçeker ile yerçeker Kutsal kitaplar, kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığından söz eder. Bunu erkek de bildiğinden kadına dünyayı dar eder, ona sürekli bunun diyetini ödetmeye çalışır! Ancak kadın ona karşı çıkar direnir; ‘’Sadece ağırlıklarımız farklı; yoksa ikimiz de aynı çamurdan yaratıldık! Gerçi bazı kaynaklar senin kaburga kemiğinden yaratıldığımı belirtse de bilimsel dayanaktan yoksun iddialardır’’ der ve aralarındaki farkın sürekli kendisi aleyhine bozulduğunu iddia eder. Bunun düzeltilmesi için de Tanrı katına kadar çıkar! Yani erkek ve kadın sevgili olur olmaz ilk gün heyecanıyla öpüşüp koklaşacaklarına, birbirlerine etmediklerini bırakmamış Cennet’te bile didişip durmuşlar! Bize göre ikisi de aynı çamurdan ya da biri öbürünün bedeninden yaratıldığı için böyledir. Çünkü genleri aynıdır; ancak sonradan bozulmuştur. Dolayısıyla birbirlerini beğenmezler ilişkinin can düşmanı ego sorunu yaşarlar. Bir başka öngörümüze göre de bunun en önemli nedeni denge sorunudur; çünkü ikide bir birbirlerini tartmaya çalışıp terazinin hileli olup olmadığını anlamaya çalışır ya biri ya da öteki, ‘’Hadi ben kendimi bu kefeye koydum sen de varını yoğunu öbürüne koy bakalım dengeyi tutturabilecek misin?’’ der durur! Bu arada birbirlerini tartıya çağırma teklifi çoğunlukla kadından gelir ve her zaman erkek aleyhine sonuçlanır. Çünkü erkeklerin, ki kadınların iddiasıdır, beden ağırlıklarının dışında ortaya koyabilecekleri bir şey yoktur; Nitekim bu iddia tartıda kanıtlanır! Çünkü yumuşak, söz dinleyen; halim selim hallerin ağırlığı yoktur! Oysa kadınlar öyle mi ya? Sadece zekalarını tartmak için bile ilk günden bugüne bütün tartı aletleri denenmiş ancak istedikleri sonuç alınamamıştır! Mesela Lilith; ki kendisi Adem’in ilk karısıdır ve onu Tanrı’ya şikayet edip sürekli üstte olmasından bıktığını söylemiştir! Tanrı da ‘’E ne var bunda gayet doğal, şunun şurasında cennette birkaç gün geçirdi başka bir şey bilmiyor ki’’ diye kendi yarattığı Adem’i savunmuştur! Ancak Liliht; ‘’Ama çok ağır, altında eziliyorum bu dengesiz bir durum’’ diye Tanrı’ya karşı durmuştur! Tanrı da bakmış ki bunlarla baş edilmiyor ikisini de cennetinden kovmuş böylelikle sonsuza kadar sürecek olan kadın erkek kavgası yeryüzüne inmiştir! Bu arada Liliht kendini dışlanmış hissedip; ‘’Cinlerin Kralı’’ Şamael yani Şeytan ile ilişkiye girer, böylelikle ‘’Kadınlar Şeytandır’’ yargısı, ‘’Kadın Erkek İlişkileri Ansiklopedisi’’ndeki yerini alır! Liliht o günden sonra bu iki karşıt cinsin bütün didişmelerinde boy göstermiştir; yoksa kimin aklına gelir kadınla erkeğin birini bir kefeye diğerini bir başka kefeye koyup tartmak! Yıllar önce bir hanım arkadaşımız vardı ve ilişkimizi bir türlü dengeleyememiştik! Çünkü kendisi ‘’Gökçeker’’ olduğundan tahterevallinin bir ucuna oturduğunda gökyüzüne yükseldiğinden; biz ‘’yerçeker olduğumuzdan öbür uca oturup da kıçımız toprağa değer olduğundan çoğu zaman her şeyi bir kenara bırakıp ne lüfer yiyip rakı içebilmiştik ne de şöyle püfür püfür esen rüzgara karşı el ele yürüyebilmiştik! Dolayısıyla tez zamanda ayrıldık; ayrılır ayrılmaz da gerçek ortaya çıktı ki sorunumuz denge sorunu imiş! Çünkü arkadaşımız yıllar boyunca ‘’ Bir kilo demir mi yoksa pamuk mu ağırdır?’’ sorusunun yanıtını arayıp durmuş olmalı ki onu da ayrıldıktan sonraki ilk kavgamızda anladık! Şimdi haklı olarak diyeceksiniz ki ‘’İnsan ayrıldıktan sonra kavga eder mi?’’ Valla edermiş! Çünkü kadınla erkek söz konusu oldu mu kavgalar bitmez sadece şekil değiştirerek devam eder. Bu arada aklınızda bulunsun kadınlar kavga sonrası mutlak özür bekler. Biz de onu bildiğimizden ‘’Hadi gel barışalım!’’ telefonu açtık! ‘’ Hayır sen benim dengemi bozuyorsun!’’ deyip barış çabalarımıza şiddetle karşı çıkıp ‘’ Özür dilerim’’ kibarlığımıza aynı kibarlıkla yanıt verip,’’Rica ederim!’’ dedi ve bu yanıtla aslında birbirimizin ne denli dengi olduğumuz gerçeğinin farkına bile varmadı; varsaydı şimdi tahterevallinin iki ucunda çocuklar gibi şendik! "Vallah billah 70!" Kadınları iyi tanırım, epeyce birlikteliğim olmuş, eğer iyi eğer kötü zaman geçirmişimdir. Hatta ayıptır söylemesi onları konu alan bir kitabım bile var. Bu nedenle, yaşadıklarımdan, dolayısıyla deneyimlerimden cesaret alarak kadınlar söz konusu oldu mu birkaç şey söylemekten ileri geri konuşmaktan çekinmem. Söz gelimi rahatlıkla, "Kadınlar yalan söyleyen erkeklere bayılır!" diyebilirim. Çapkın erkekler, onlar hakkındaki bu gerçeği çok iyi bildiklerinden daha ilk karşılaşmalarında, kadın güzel olsun çirkin olsun fark etmez, "Ne kadar güzelsiniz!" der; yine kadın akıllı olsun "kıt akıllı" olsun hiç duraksamaz, iki laf eder etmez, "Ne kadar akıllısınız bu hemen belli oluyor" demekten çekinmez. Söz gelimi kadın az çirkin olsun diyelim, ki çirkin kadın yoktur, "Çok güzelsiniz!" yalanına dört elle sarılır. çapkın erkekler, kadınların "yapay" güzelliklerini dile getirmekte de ustadır. Mesela kadının saçının boya olduğunu bile bile saç renginin ne kadar güzel olduğunu vurgulamaktan çekinmez. Bu arada giysilerini asla atlamaz, binbir yalanı arka arkaya sıralar, "Hint şalvarını ne kadar güzel taşıyorsunuz, yediklerinize içtiklerinize çok dikkat ettiğiniz belli. Fularınız ne kadar şık, zarif boynunuza çok yakışmış!" der. Bu ve buna benzer iltifat sözcükleri, çapkın erkeklerin sözcük dağarcığından sadece birkaçıdır, çıkarıp çıkarıp kullanır, çünkü en önemli sermayesi onlar yani yalanlardır. Şimdi haklı olarak diyeceksiniz ki, "Madem sen kadınlar hakkında bu kadar şey biliyorsun, bu bilgilerinden, deneyimlerinden faydalandın mı?" İşte şimdi geldik zurnanın "zırt!" dediği yere, benim açmazıma, size anlatmak istediğime. Efendim çapkın erkekler kadın gördü mü ne kadar yalan söyler, sahtekarlığın dibine vururlarsa nedendir bilemem ben "doğrucu davut" kesilirim. Nitekim son kısmetim avucumun içindeyken uçup gitti, sonsuza kadar engellendim! "Engellendim" deyince anlamışsınızdır, olay, sosyal medya denilen sanal alemde geçti. Günün birinde bilgisayarımın başında yeni kitabım için çalışırken, Feys'te, sayfamdaki arkadaş butonunda, bir istek belirdi, Bir hanım benimle arkadaş olmak istiyormuş! Bu tür isteklere alışık olmadığımdan, daha doğrusu kadınların dikkatini çokça çeken biri olmadığımdan, şaşırdım tabii, ancak hemen "hakkında" yazılanları okudum, fotoğraflarında baktım ve isteğini kabul ettim. Kadın balıketi görünüyordu, ki ben öyle kadınları severim, dolayısıyla kanım kaynadı. "kısmet, ayağıma geldi, bak şu Yaradan'ın işine, eskiden sen kadınları beğenir, istek gönderirdin şimdi şu olana bak, kadın seni beğenmiş ki arkadaş olmak istiyor" diye düşündüm. Ne ise uzatmayayım, "Onayla" butonuna bastım, ardından da bir teşekkür mesajı attım. Değil mi ya kadın beni beğenmiş, onurlandırmış! Bundan sonra sabah akşam karşılıklı, Messenger'den mesajlaşmalar başladı, "Günaydın" dedim, "Günaydın" aldım, hal hatır sorduk, sonrasında bir günün sabahında, "Akşama konuşuruz" diye sözleştik ve akşam oldu. "Zırt" diye sesli arandım. Birbirimizin ilk kez sesini duyduk. Kadının yumuşak, kulağa hoş gelen bir sesi vardı. Nerede oturuyorsun, nerelisin?" dedik birbirimize ve ben sanki sırasıymış gibi yaşını sordum, söyledi. 53 yaşındaymış. Ben de yaşımı, hiç saklama gereği duymadan 70 yaşındayım" diye ortaya attım! Kadının bir anda telefonun öteki ucundaki sesi gitti, biraz sonra kendini toparlamış olmalı ki, "Hiç göstermiyorsunuz" dedi. Ne yaptım beğenirsiniz? Yemin etmeye hiç inanmasam da ısrarla üst üste "Doğru vallah billah, doğru 70!" dedim. Kadının son duyduğum sesi, "çok fazla yaşlısınız!" ‘’’Adı yengen ya her türlü numara var!’’ Bilmemek ayıp değildir dalga geçmek ayıptır ve büyük kabalıktır. Üniversite sınavını kazanıp İstanbul’a gelmiş İstanbul Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’ne kaydımı yaptırmıştım. O güne kadar elime kız eli değmemişti. Bir gün okula gideceğim tuttu, Büyük Anfi’de sıralardan birine oturdum, biraz sonra bir kız geldi, yanımdaki boş yeri gösterdi, ‘’Oturabilir miyim?’’ dedi. ‘’Tabii’’ dedim, oturdu. Selamlaştık, ‘’Merhaba’’ alıp, ‘’Merhaba’’ verdik, tanıştık. Adı Ayşe imiş okuldaki ilk günüymüş. Konuşmaya önce bildik sorularla başladık ardından sohbet koyulaştı. Önce o sordu. ‘’Neden hukuk?’’ ‘’Aile mesleği diyelim, babam hakim annem avukat, siz? ‘’Babam devlet memuru, annem ev kadını, babam politikayla ilgilenmemi istiyor, milletvekili olup memleketi çekip çevirmeliymişim.’’ ‘’Memleket neresi?’’ Güneydoğu’nun doğusu’’ ‘‘Dalga geçmeyin biraz sonra Atatürk caddesi, buldum sokakta otururduk dersiniz!’’ ‘’Yok iki sokak aşağıda sordum sordum bulamadım sokakta!’’ ‘’Bakın yine dalga geçiyorsunuz.’’ ‘’Siz İstanbul’un neresindensiniz?’’ ‘’Ayazağa’nın ayaza bakan yanından!’’ ‘’Şimdi de siz dalga geçiyorsunuz’’ ‘’İsterseniz ciddi olalım, ders dinleyelim’’ ‘’Ciddiyete varım, ciddiyim.’’ Ders ‘’Roma hukuku’’ idi ki, çekilmezin çekilmezi derslerden biridir. Baktım Ayşe’nin de Roma’ya gitmeye niyeti yok, ‘’Hadi gelin kantine gidelim’’ dedim, ‘’Olur’’ dedi, kantinde önce arkadaş olduk, ardından da sevgili. Her şey yolunda gidiyordu, keyfimiz yerindeydi. Sinemaya tiyatroya gidiyorduk, o istedi diye klasik müzik konserlerine bile katlanıyordum. Bir akşamüstü AKM’de bir konsere gittik, çıkışta birkaç bira alıp Gezi Parkı’nın kuytusuna çekildik hem öpüştük hem bira içtik. Biraz sonra karnımız acıktı. Ayşe, “Hadi karnımız acıktı, gidip yengen, hamburger yiyelim yoksa çarpılacağız” dedi. ‘’Yengen?’’ Baktı ki bel bel bakıyorum, ''Yengeni hamburgeri bilmiyor musun yoksa, büfelerde satılır, ekmeğin içine kaşar peyniri, domates, zeytin, sucuk, salam sosis koyuyorlar, hoop tost makinesine, sonra oluyor sana yengen!’’ Bir de sosisli sandviç vardır ki turşulu, salçalı sulu.’’ dedi. İlk defa, ‘’Yengen’’i duyuyordum. ‘’O ne be içinde her şey var’’ dedim. ‘’’Adı yengen ya her türlü numara var!’’ ‘’Yine dalga geçiyorsun’’ ‘’Geçmiyorum ağam, siz Güneydoğu’nun doğusundan olanlar, amma da alıngansın ha!’’ ‘’Gururum kırılıyor!’’ ‘’Tamam tamam burnumu kırar bir daha gururunu kırmam. Melmekette ne yersiniz sokak lezzetleri yok mudur hadi anlat.’’ ‘’ Olmaz mı, mesela lolaz vardır, dürüm yaparsın, içine taze soğan baxteniz, taze nane, kuru isot, eşki konur. Kıymalı vardır, açık ekmeğe sarıp yersin. Orta okuldayken okulun arka kapısına gelirlerdi, ikisini de çok severim. ‘’Onlar ne be?’’ ‘’Yöresel adlar, lezzetler. Siz lolaza börülce, baxtenize maydanoz, kuru isota pul biber diyorsunuz. Ekşiye de biz eşki deriz limonlu ya nar pekmezli yani. Kıymalı da lahmacun, açık ekmeğe de lavaş diyorsunuz?” Ayşe bir süre anlattıklarımı dinledi ardından yine hamburger konusunda, ‘’Kristal’in hamburgeri çok güzeldir, Kızılkayalar’ın ıslak olanı ise muhteşemdir” diye beni bilgilendirmeye devam etti. Ancak ''Ben sosisli, yengen falan da hiç yemedim bilmem’’ dedim. ‘’Nasıl yani sizin melmekette büfe yoktir? ‘’İkide bir melmeket deyip dalga geçme ayıp oluyor’’ ‘’Ne dalga geçmesi şaştım kaldım’’ ‘’Büfe yoktur. Adı da bir tuhaf ne demek büfe!’’ “Boş ver ben de anlamını bilmiyorum. Evde bi mobilya var, içinde çeşit çeşit bardak kaşık bir sürü şey durur. Annem ona, ‘’Büfe’’ diyor. Belki ordan gelmedir, yani içinde bir sürü şey olan. Belki adını annemden çalmışlardır. ‘’Yine dalgaya başladın’’ ‘’Yok valla yok. Hadi o zaman işkembeciye gidelim, çorba içeriz, kelle yeriz, varsa kokoreç de yeriz. Allah bilir sen şimdi bunları da bilmiyorsundur. Beyin yedin mi? ‘’Beyin, kokoreç?’’ ‘’Haydaa’’ ‘’Bilmiyorum ayıp mı?’’ ‘’Hadi gidiyoruz, biraz bilgin görgün artsın yalnız baştan anlaşalım kellenin gözünü ben yerim dili de senin olsun!’’ Neredeyse kusuyordum ağzımdan, ‘’Siz de hayvanın şeyine kadar her şeyini yiyorsunuz’’ lafı çıktı, bir hafta küs kaldık. Bir süre sonra bir kebapçıya gittik barıştık. İlk önce ezogelin içtik, ben iki, o bir tane lahmacun yedi. Kebaplara sıra gelince, ben kuzu eti ile yapılmış urfa istedim o, ‘’Dana etiyle kebap olmaz’’ dememe aldırmadı, garsona tembihledi: Benimki dana etli az acılı adana olsun. Yemekten sonra tatlı niyetine kazandibi yemeye gittik O iki tane yedi, ardından ‘’Tavukgöğsü de yiyelim’’ dedi, ‘’Bak şimdi, şimdi de tatlı niyetine tavuğun göğsünü mü yiyeceğiz’’ deyince tavuk ğöğsü yemekten vazgeçti ancak bir süre sonra Ayşe benden de vaz geçti aramızda, ‘’derin kültürler!’’ varmış öyle dedi. ‘’Pezevenk Mahmut!’’ Hayatta başıma ne geldiyse, kadınlara zaafımdan geldi. İstanbul’a yıllar önce Güneydoğu’dan, güya okumak için geldim. Beceremeyince de şans eseri gazeteci oldum, ardından eş bulup evlendim. Keyfim yerindeydi. Cağaloğlu’nda, ‘’eski İstanbul’’un yanı başında çalışıyordum. İşten çıkınca tarih gözlerimin önündeydi. Kapalıçarşı’dan gir, Beyazıt’tan çık, dön gel Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı Sarayı, gez gezebildiğin kadar. Ancak gelin görün ki bu gezmelere çok zaman bulamazdım. İşten çıkıp soluk soluğa Eminönü’nde son vapuru yakalıyordum, Kadıköy’e ayağımı basar basmaz da doğru çarşının içine alışverişe, sonrasında koştur koştur eve ve doğru mutfağa! Niye mutfağa? Çünkü ayıptır söylemesi evliliğimizde yemekleri ben yapıyordum ve beni çekemeyen arkadaşlarımın yakıştırmasıyla ‘’Kılıbık’’tım. Aslında bana göre anlayışlı, eşine yardım anlayışlı bir erkek idim ama kendinizi nasıl gördüğünüz değil nasıl göründüğünüz önemlidir. Nitekim gün geldi bu yargım doğru çıktı. Kadınlar, erkeklerde birkaç özelliği birden arar. ‘’Asıl kadın kim?’’ sorusuna yanıt, sonrası aranızda ‘’denge’’ olup olmadığı, daha sonrasında güçlü erkek olup olmadığınız yani kendisini babası gibi koruyan kollayan erkek. Daha birçok aradıkları da vardır ama şimdilik bunları bilin yeter, gerisi kafanızı karıştırır işin içinden çıkamazsınız. Bu arada bir de kadınlar için ‘’Göstermelik erkek’’ varmış, anlamı da ‘’Bakın iyi kötü yanımda bir erkek var, yaklaşmayın’’ demekmiş, bunu da işyerinde öğrendim ki, görünen ‘’erkek’’ ile ‘’göstermelik erkek’’ arasında gidip geliyormuşum! Zevk sahibiyimdir, kadın ruhundan da anlarım. Sabahları gazetede ilk işim, karşılaştığım kızlara, ‘’Günaydın’’ demek, ardından da ‘’Ne güzel giyinmişsin pek güzelsin’’i eklemek olurdu. Doğaldır ki kızlar bu iltifatlardan sonra kendilerinden geçerdi. Hele ki saçını kestirdiğinin ya da boyattığının farkında olduğunu da belirt. Kadınların bu zaaflarını bildiğimden doğal olarak çevrem, ‘’bir içim su’’ kızlarla doluydu. Esmeri kumralı, beyaz tenlisi uzun boylusu, orta boylusu, kısası, kısacası hepsi peri gibi. Neredeyse bütün erkekler kızlara aşıktı ama ‘’kardeş aşkı!’’ Zaten kızlar beni de ‘’kardeş’’ gibi seviyorlardı. ‘’Ahiretlik’’diyeni bile vardı. Öğlenleri hepsi ayrı ayrı gelip ‘’Hadi yemeğe inelim’’ diyordu. İniyorduk. Tabii bütün yemekhanenin gözü üstümüzde. Erkekler bana boğacakmış gibi bakıyor; kızlara ise yalvaran ifadelerle, ‘’’Gelin masamıza oturun’’ demeye çalışıyordu. Bu arada yemekhanedeki diğer kızlar bana kaş göz işaretleriyle, ‘’Sen görürsün, benimle niye yemeğe inmedin’’ tehdidi savuruyordu. Durum böyle olunca, ben de işi şakaya vurup ortaya, ‘’Dönün önünüze, yemeğinizi yiyin’’ diyordum. Bir gün anlı şanlı köşe yazarlarımızdan biri beni köşeye sıkıştırıp ‘’Ulan görürsün param olsun mark mı olur dolar mı olur parayı bastırıp bunları senden alacam’’ bile dedi. Yalnız paraları onlara mı verecekti bana mı orasını anlamadım. Zaten kızları benden çekip alması mümkün değildi. Çünkü kızlar neredeyse hiçbir yere bensiz gitmiyordu. Gazetede yemeği beğenmezlerse biri yanıma gelip hemen söz alıyordu ki, dışarıya onunla yemeğe çıkayım. Çünkü hem yemekten anlıyordum hem de her taraf matbaa işçileri, kağıt hamallarıyla doluydu. Artık hoş olmayan bir durum olur da o kadar babayiğit erkeğe ne yapacaksam! Orası da benim erkekliğime kalmıştı. Arada toplu yemekler oluyordu, beraber olmamıza pek seviniyorlardı; çünkü yanlarında ‘’göstermelik’’ de olsa bir erkek vardı, onları diğer erkeklerin sırnaşmalarından uzak tutuyordum. Ancak bu ‘’göstermelik erkek’’ rolü gün geldi başıma hiç de hoş olmayan işler açtı, hatta adı bile kondu. O yıllar gazetemiz çeşitli kuruluşlarla ‘’barter’’ anlaşması yapıyordu. Yani, ‘’ben reklamını yayınlayayım, sen de karşılığında bana ürünlerinden ver.’’ Anlaşması. Nitekim Mahmutpaşa’nın girişinde o yıllarda pek ünlü olan Atalar Alışveriş merkezi ile anlaşılmıştı ki içinde her türlü giysi satılıyordu. Nihayet çalışanlara alışveriş çekleri verildi, buna da en çok ‘’benim’’ kızlar sevindi. Çekini alan yanıma gelip; ‘’Hadi Atalar’a gidelim’’ demeye başladı. Öyle ya hem erkeğim hem zevk sahibiyim hem de ‘’göstermelik!’’ Bundan iyisi can sağlığı. Birisine, ‘’Peki’’ deyince sonrasında arkası geldi, başka kızların da ‘’Peki’’ den haberi oldu, neredeyse her hafta kızlardan birine eşlik edip, alışverişe gittim, daha doğrusu onlar aldı ben ya fikrimi beyan ettim ya da görevlileri ‘’onlarla ilgilensinler’’ diye uyarmayı görev edindim! Doğal olarak kızların her birinin farklı giyim tarzları vardı ve bütün kadınlar gibi alışveriş söz konusu olunca gözleri doymuyordu. Mağazada ne varsa, etekler, bluzlar, pantolonlarla kucaklarını doldurup doğru kabine giriyorlardı ardından şov ve benimle diyalogları başlıyordu. ‘’Nasıl? ‘’Güzel’’ ‘’Doğru söyle’’ ‘’Valla doğru!’’ ‘’Peki bir de grisini deneyeyim bak bakalım o nasıl duruyor?’’ ‘’Olur’’ ‘’Bu nasıl olmuş?’’ ‘’Cık, bej daha güzeldi. ‘’Saçmalama basenlerim ortaya çıkıyor çok kilo aldım!’’ ‘’E ne var bunda erkekler bayılır!’’ ‘’Terbiyesiz!’’ Bacakları güzel diye sürekli mini etek giyen bir kız vardı, onunla gittiğimde her yanımı ter basardı. Kız her tarafın altını üstüne getirir mini etek arardı bulamayınca da suratı beş karış gazeteye dönerdik. Bir süre sonra kimi gün esmer kimi gün kumral kimi gün de sarışın bir kızla mağazaya gidip gelişlerim mağazanın erkek tezgahtarları arasında gülüşmelere neden olmaya başladı. Nitekim bir gün birini ötekine, ‘’Ne iş?’’ diye fısıldarken yakaladım. Çocuk arkadaşına baktı ve sırıtarak, benim duyup duymamamı pek de umursamadan, ’’Pezevenk herhalde!’’ dedi. Böylelikle benim onların kafasındaki imajım da belli oldu. Artık gazetede yanıma gelip,’’ Hadi Atalar’a gidelim diyen kızlara, ‘’Git başımdan sizin yüzünüzden adım pezevenge çıktı’’ diyordum, Ancak bu kez de onların eğlencesi olmuştum,‘’Pezevenk Mahmut Pezevenk Mahmut!’’ diyen kahkahayı basıp kaçıyordu! "Şekerim!" Otuz yılı aşkın, çeşitli gazete, dergi ve TV'de calıştım, kırk yıldır basın kartı taşırım. Bir gün çalıştığım gazetede bir yönetici ile kavga ettim, işime son verdiler ve böylelikle "halkla ilişkiler" denilen sektörle tanıştım, bir şirkette beni "medya direktörü" yaptılar ve gencecik on sekiz yaşında sarışın bir kızı da asistanım olarak benimle tanıştırdılar. Gazetecilikten gelen alışkanlıklarımla çalışmaya başladım, ancak dilimi eşek arısı soksun ki bir türlü, şu "şekerim" lafından vazgeçemedim. Asistanımla aramızdaki diyalog da "Şekerim öyle değil böyle, şekerim geldin gittin" şeklinde sürdü. Kız hem çok genç hem de "iyi aile terbiyesi" aldığı belliydi ki ben her "Şekerim" deyişimde yüzü kızarıyor, alı al moru mor oluyordu. Bir gün toplantı odalarından birini gösterip, "Size bir şey diyebilir miyim?" dedi ve daha ilk lafı, "Mehmet Bey bana şekerim" demeseniz, olur mu?" oldu. "Şekerim" şimdilerde iki çocuk annesi ve bir halkla ilişkiler şirketi sahibi! Karı kılıklı Kendimi bildim bileli, kadınlara karşı zaafım vardır doğdum Annem'i çok sevdim, sonra onu erken yaşta kaybedince, bütün kadınları sever oldum, isterim ki bütün kadınlar benim olsun, onları gözlerimle seveyim, ellerimin üstünde taşıyayım. Mesela misafir ettiğim kadınlar ben varken mutfağa giremez, ellerine bir bardak şarap verip bir köşede oturmalarını isterim. Bu arada mutfakta çalışan, yemek yapan erkek seksi olurmuş haberiniz olsun. Ne ise bu bahsi geçelim, konumuz dışı. Efendim sözleri toparlarsak, demek istediğim, bir gün az biraz geçkin ama ev kızı bir sevgilim oldu, benimle tanışıncaya kadar anası elleri sıcak sudan soğuk suya değsin istememiş!Yani anlayacağınız tam benim aradığım bir kız. Şundan ki, al bir kenarda dursun sen her şeyi yap seni seyretsin. Nitekim öyle oldu, evlenmeye durumumuz müsait olmadığından, sevgilim hiç çalışmadığından, bir kişinin geliriyle de geçinemeyeceğimizden bir süreliğine birlikte yaşamaya karar verdik. Neredeyse gecekondudan hallice bir ev bulduk, ancak paramız olmadığında, duvarlarını, kapılarını kendimiz boyadık ve evi oturulabilecek bir görünüme soktuk. Sevgilim işe gitmediğinden evde oturmaya, bense işe gidip gelmeye başladım ve evimize gelirken de alışveriş yapmayı ihmal etmedim. Evde ilk işim hemen yemek yapmak olurdu ayrıca kirlilerimiz birikmişse onları merdaneli çamaşır makinesine atar, bir sağa bir sola atıla atıla yıkanmalarına da arada nezaret ederdim. Tabii ki çamaşırlar yıkanınca önce merdanede sularını sıkar, ardından da götürüp balkona asardım. Bu arada önemli bir ayrıntıdan hikayemizin kahramanından söz etmeliyim. Evin mutfağı, ki ona da mutfak denirse birkaç metrelik, eni bir, boyu dört beş metrelik daracık bir yerdi, içinde zorlukla yemek yapar, bulaşık yıkardım ve kapısı balkona açılırdı. "Ev havalansın" diye balkon kapısını açık tuttuğumuzdan, dolayısıyla karşı evdeki kadın, benim bütün günlük hareketlerimi izlerdi. En çok da balkona çamaşır asarken hareketlerime dikkat kesilirdi. Çünkü çamaşırları asmadan çırpmam, mandallamam, renklileri ayrı beyazları ayrı asmama ben bile hayran olur, "oğlum sen kadın olmalıymışsın" diye düşünürdüm. Ancak Yaradan'a asi gelinmez, ne yazmışsa onu yaşarsın. Nitekim ben de karşıdaki kadının bakışlarına çok aldırmaz, sevgilimi yormamak, bilmediği işlerle kafasını karıştırmamak için evin her şeyini tek başıma yapardım. Yalnız balkondan halı çırparken yorulduğumu itiraf etmeliyim. Ne ise olacaktı o kadar, yoksa diğer işler benim yanımda çocuk oyuncağı idi. Bir gün iki kız arkadaşımız bize geldi, yedik içtik ve bizde kaldılar, sabah ben işe gittim. Döndüğümde baktım ki kızlar köpürüyor, karşı evdeki kadınla ağız dalaşına girmiş, kavga etmişler! Kadın mutfakta kadın görmeye pek alışık olmadığından bunları izlemeye başlamış, Vay sen niye sürekli bize bakıyorsun?" "Bakarım size ne?" tartışması bir anda alevlenmiş ve sonunda küfürleşmeye dönmüş! Eve döndüğümde baktım ki kızlar köpürüyor, olanları anlattılar, tabii ben de duyduklarımla köpürdüm ve o hışımla balkona fırladım, baktım kadın yine bizi gözlüyor,"Utanmıyor musun evi gözlemeye, misafirlerle ka ga etmeye?" dedim. Kadın gayet aerinkanlı, "Sen içeriye gir karı kılıklı!" dedi. Serbest gezen tavuklar Oldum olası serbest gezen her şeyi severim. Dolayısıyla düz mantıkla tezimi güçlendirmek istersem; serbest gezen tavukları ve onların her gün iki dönüm toprağı eşeleyip içinden çıkardıkları börtü böcek ve tohumları yiyerek hayat verdikleri yumurtaları da çok severim. Bir gün bir hanım arkadaşım aradı, "Hava çok güzel, hadi dışarı çıkıp Sırrın'a gidelim" dedi. ""Olur valla bana gel gidelim" dedim. Nitekim bir süre sonra geldi bindik arabama, Urfa'dan yola koyulduk. Hava ne kadar güzel anlatamam. Baharın ilk günleri; vava limonata tadında etraf cıvıl cıvıl. Tarlalar yeşermiş. güneş hep yüzünüzde. Arada kaçıp gidiyor, artık nereye gidiyorsa? Küslük küslük somurtuyorsunuz ama hemen dönüp geliyor yüzünüze sıcak öpücükler konduruyor, barışıyorsunuz! Böyle barışmaya can kurban canım, he canım! Gittik gittik, bir Alevi köyü olan Sırrın'a vardık. Hanım arkadaşım köyde, birkaç hanımın anneleriyle birlikte yaşadığını söylediği arkadaşlarının kapılarını çaldı. Kapı açıldı ve bir hanım büyük bir memnuniyetle bizi eve davet etti. Girdik evin bahçe tarafına. Sonra bir yaşlı hanım bir de iki hanım daha belirdi, bize "Hoşgelmişsiz hoş gelmişsiz" dediler. Kadınlar hemen güneşin altına bahçeye, masa sandalye çıkardılar, oturduk. Biraz sonra çaylar geldi, yanlarında da kurabiyeler! Belli ki hanımların hünerli ellerinin ürünleriydi. Kendimi güneşin tatlı öpücüklerine bırakıp, sohbete başladım, bir biri ardına hikayeler anlattım, anılarımı anlattım ki hanımlar ağzımın içine bakıyor. Dolayısıyla kendimden geçmiş, öğlen olmuş farkına varmamıştım. Biraz sonra Anne Hanım, "Yemek yeriz değil mi hemen bir tavuk keselim?" dedi. Ben telaşla, "Yok rica ederim, zahmet etmeyin, ben serbest gezen tavukların kesilmesine karşıyım ama birkaç yumurta varsa giderken isterim valla." dedim. "Benimki de yüzsüzlük işte! Serbest gezen tavuk yumurtası aklıma gelince anılarıma çocukluğuma gidiyorum. Yumurta satıcıları sabahları bizim mahallede dolaşır, yumurta satarlardı"Yımırta geldi yımmırrta" diyen seslerini işitince Annem'den gizli sokak kapısını açar, yımurtacıya gel gel işareti yapar, beş kuruşa bir tane satın alır, tepesinden kırıp içerdim. Çünkü Yumurtanın sese iyi geldiğini duymuştum. Daha çocukken bile sesim güzeldi ama sürekli türkü söylemekten arada tıkanıyordum, sesim çatallaşıyordu."Bunları anlatınca Anne Hanım, "Ne demek istediğiniz kadar yumurta var, yalnız bir şartımız var, birini yine kırıp için ama bize bir türkü söylemeden bırakmayız" dedi. Alışveriş teklifi hoşuma gitti . Hüner sahipleri her zaman hünerleri ortaya dökülsün isterler. Ee ben de hüner sahibiydim ne de olsa, sesimin güzelliğini duymayan, bilmeyen yoktu. Urfa'da. Böylelikle hanımlarla anlaştık, biraz sonra yumurtalar geldi, birini kırdım, tuz vermek istediler, istemedim, " Anılarımda tuzun yeri yok hem kendi doğal tuzu var" dedim. Ardından bir türkü söyledim ki hanımlardan biri gözyaşlarına boğuldu. Bir süre sonra kalktık arabamıza bindik, dönüş yoluna koyulduk. Ancak arkadaşım, "Bak orda söylemedim, cok yumurtaları yoktur diye ama ben de serbest gezen tavuk yumurtası severim, birkaç tane artık verirsin" dedi. "Tabii tabii ne demek çok verdiler" dedim. Gittik gittik biraz sonra bir bakkalın önünde durdum. Arkadaşım niye durdun?" dedi. "Sigara alıp geliyorum" dedim. "Ama sen sigara içmezsin ki, hem sesine de iyi gelmez" diye bakkala girmekten beni caydırmaya çalıştı. Söylediklerini ciddiye almadım tabii ki, girdim bakkala, dört yumurta istedim, sonra aldığım yumurtaları poşetiyle koydum arabanın arka bagajına diğer yumurtaların yanına, gizledim. Tekrar yola koyulduk. Gittik gittik, Sırrın bitti tarlalar bitti, Urfa'ya geldik. Hanım arkadaşımın evinin önüne geldiğimizde arkadaşım, "Yumurtalarımı alayım da ineyim " dedi. "Hemen veriyorum, bu güzel gün için teşekkürler" dedim. İndim arabadan bağajı açtım, bakkaldan aldığım poşetteki dört yumurtayı verdim kendisine sonra da arabama bindim, yola koyulup bir türkü tutturdum! Tavı bilmek, tavlayabilmek! Yaşım epeyce ilerlemiş, bu arada birçok hanımla birlikte olmuş, kaba deyişle, "kadın eskitmiştim! Ancak karar vermiştim, artık kadınlarla ilişki kurmayacaktım. Yanlış anlaşılmasın erkeklere ilgi duymam, dolayısıyla normal bir erkeğim. Demeye çalıştığım yani bir daha kadınların peşinde koşmayacak, dil döküp kur yapmayacak, kendimi beğendirmek için binbir kılığa girmeyecektim. Zaman geçti geçmedi, "Vay bunları sen mi söylüyorsun, dur bak ben sana ne yapacam görürsün" diyen aşk cini, yeni ve o güne kadar şahit olmadığım bir oyun oynadı bana. Malum artık bu işler için sosyal medya, mecra. Nitekim bir süre sonra Feys'te bir arkadaşlık teklifi aldım. Yaşı yaşıma uygun bir hanım. Mecburen arkadaşlık teklifini kabul ettim. Hayır kabul etmesen olmaz, kabalık olur. E ben de kaba bir erkek değilimdir. Hatta kadınlar beni pek biraz nazik, haddinden fazla centilmen bulur. Ne ise lafı fazla uzatmayayım. Hanımın arkadaşlık teklifini kabul ettim. Beklemeye başladım. "Dur bakayım ne olacak merakındayım?" bir süre geçti geçmedi hanım atağa geçip hemen, "Arkadaşlığımı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim" mesajı attı ve arkasından niyetini açık ve net belli eden bir başka mesaj geldi: Uzun yıllardır yalnız yaşıyorum, eşimi kaybedeli yıllar oldu, bir erkeğin ilgisine ihtiyacım var! Evet, demiştim size, "niyetini belli eden" diye, bundan güzel niyet mi belli edilir? İzin verin bu kadar yıl ve deneyimden sonra niyet okuyabileyim. Kadın aslında kaba erkek deyişiyle, beni "tavlamaya çalışıyordu!" Tavlamak fiilinin karşılığında ne diyor sözlükte? Şunları diyor, açık ve net: Demir, toprak, cam gibi işlenecek bir nesneye gereken ısıyı ya da nemi sağlayarak onu işlenecek duruma getirmek, tav vermek. Tamam toprak ya da cam değildim ama bana da gereken duygusallık ve ilgi gösterilerse işlenecek duruma getirilebilir, tav verilerek, tavlanabilirdim! Sanırım kadın beni yavaş yavaş tavlıyor! Ölüm olmazsa Sosyal medyadan şimdiye kadar, kaba erkek ifadesiyle, "Çok ekmek yedim!" Ancak bir türlü yemek yiyemiyorum. Bakın neden anlatayım. Geçen günlerden birinde, yine bir hanım bana arkadaşlık teklif etti. Kabul ettim tabii ki! Bir hanım bana arkadaşlık teklif edecek de ben isteğini onaylamayacağım olacak şey mi? Efendim bildiğiniz gibi, bir kadınla erkek arasında sosyal medyada arkadaşlık başlayınca artık neredeyse ezberlediğimiz, karşılıklı klişe haline gelmiş söz alışverişi başlıyor. "Teşekkür ederim, arkadaşlığımı kabul ettiniz" "Rica ederim, çok memnun oldum. "Kendinizden söz eder misiniz? Sizi yakından tanımak isterim, kaç yaşındasınız, sosyal durumunuz ne, evli bekar?" "Günaydın" "Günaydın" Bu ve buna benzer diyaloglar aşağı yukarı yaşanırken yeni arkadaşım beni biraz daha yakında tanımak istedi. Ben de bunda bir sakınca görmedim ve bekar olduğumu, yalnız yaşadığımı söyledim. Bu gibi durumlarda kadınların erkekler karşında hemen analık iç güdüleri ortaya çıkar. Hanım, anlattıklarım karşısında, "Aa yazık kıyamam size, şimdi sizin yemek yapanınız da yoktur, ne yer ne içersiniz yalnız başınıza? Kuru gıdalar, dışarıdan söylenmiş sağlıksız yiyeceklerle yaşanılır mı hiç! Bir yere kadar. Ben size yemek yapıp getireyim, çok güzel etli yaprak sarması yaparım, içliköfte yaparım, siz bana adresinizi verin gerisine karışmayın, yarın akşam kapınızdayım!" Hanımla aynı kentte yaşadığımız için bu teklif çok hoşuma gitti, adresimi ve telefonumu rahatlıkla verdim, hatta oturduğum sitenin giriş kapısının şifresini bile söyledim ve beklemeye başladım ki yarın olsun. Bu arada buzlukta duran bir kavanoz mercimek çorbası da indirdim ki, çözülsün, içliköfte ile içmesi pek güzel olur. "Yarın" dediği bütün gün, içliköfte lezzeti aklıma geldikçe ağzım sulandı. Ancak akşama doğru telefonuma bir mesaj geldi, der ki, " Mehmet Bey kasap kapalıydı, et bulamadım, yarın getirsem olur mu?" "Tabii ki olur, dert etmeyin" dedim. Hanım bütün iyi niyetiyle bana yemek getirecek hiç kabalık yapıp, "Yok söz vermiştiniz, ayıp ediyorsunuz" der miyim? Ne ise bir yarın daha oldu, ben yine bekliyorum ki yaprak sarması, içliköfte gelecek! Lakin bu son "yarın"da da hanımdan akşama doğru bir başka mesaj daha aldım, der ki" İşten yeni geldim, gece size söz verdiğim yemekleri yapıp yarın iş çıkışı da getireceğim." Baktım ki kadıncağız söz verdiğinden geri dönemiyor ancak zorlanıyor, "Ne olur başka bir zamana kalsın, unutalım bu konuyu. zaten bu akşam ton balığı yiyecem, yarın akşam da yine kendi başımın çaresine bakarım." dedim. Hanım bu sözlerim karşısında bozuldu, bunu hissettim, ancak ısrarını sürdürerek, "Hayır efendim, ölüm olmadıkça yarın iş çıkışı kapınızdayım" dedi son kez. Şimdi ben yine yarını bekliyorum. Adını "Sevgi" koydum! Hayatımda bir zamanlar bir kadın vardı ki, yirmi yıla yakın birlikteliğimiz olmuştu. Ancak kadın, gün geldi, görüşmez hatta telefonda bile konuşmaz oldu! Oysa ben onu çok seviyor, özlüyor, görmek istiyordum. Lakin bir süre sonra "Ne yaparsın, insan oğlu ciğ süt emmiş derler, hem demek ki sana karşı nefret derecesinde sevgisizlik dolu, unut gitsin" dedim avunmaya çalıştım! Bir gün, günlük yürüyüşlerimi yaptığım parkta, bir ara soluklanmak için bir banka oturdum. Biraz sonra parkın tek dişi köpeği bana doğru geldi, yaklaştı yaklaştı ve önümde durdu, gözlerini gözlerime dikti, uzun uzun baktı, ardından da başını getirip dizime koydu. Sevgi vermek istiyordu, çok belliydi. Başını, gıdısını, sırtını uzun uzun okşadım ve adını "Sevgi" koydum. Şimdi ne zaman o hanımı özlesem, parka gidiyorum, banka oturuyorum, Sevgi'nin gelmesini bekliyorum. Nitekim biraz sonra Sevgi beliriyor, hiç nazlanmadan gelip başını dizime koyuyor ve sevgimizi birbirimize aktararak uzun uzun sevişiyor, hasret gideriyoruz. Bir artı bir’’ Efendim uzun zamandır tanıdığım, ‘’arkadaşım’’ diyebileceğim bir kadın vardı ve ben ondan hoşlanırdım, ancak kadın çok güzel ve kaba bir tabirle bana ‘’pas vermeyecek’’ bir kadındı, ancak gönül bu, ferman dinlemiyor, ben ne yapıp edip her fırsatta görüşmeye, telefonla da olsa konuşmaya çalışırdım, çünkü o ‘’Şehirlerin Kraliçesi’’nde yaşıyordu, bense kendi yakıştırmamla, ‘’Şehirlerin Kralı’’nda yaşıyordum. Düşününce birbirimize ne kadar ‘’uygun’’ görünüyoruz değil mi? Ancak aramızda dağlar nehirler vardı, görüşemiyorduk. Bir gün bütün cesaretimi toparladım ve onu görmek ve kalmak için yaşadığı şehre gelmek istediğimi söyledim, telefonda bir süreliğine sessizlik oldu, ‘’Beklediğim, ‘’Gel tabii memnun olurum, bende kalırsın’’ teklifi yerine arkadaşım, ‘’Evim bir artı bir, dua et üç artı bir eve çıkayım gelir bende kalırsın!’’ dedi.

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Yıl 78…

Evet bölünmüştük Miçe de ölmüştü! Ülkede ölüm kol geziyordu; bilim adamları yazarlar, gazeteciler her gün yirmi, otuz kişi öldürülmeye başlanmıştı. Babam benim de öldürüleceğimden korktu; para buldu!

 ‘’Fransız Onlusu’’ denilen bir tabanca aldı, belime taktı!

O günden sonra eve Urfa’nın dar sokaklarından kimselere görünmeden gidip gelmeye başladım! Apartmanın kapısından girince ilk yaptığım iş tabancamın ağzına mermi sürüp merdivenleri çıkmak oldu. Bir süre öyle yaşadım; sonunda baktım olmuyor, öldürmeyeceğime, ölmeyi de istemeyeceğime göre Babam İstanbul’da iş kurmuş kardeşimizin yanına gitmeme karar verdi. Artık umudumu yitirmiş süngüm düşmüştü!

Emniyetim için tanıdık bir kamyon şoförü bulundu, cebime üç beş kuruş konuldu İstanbul’un yolunu tuttum!

Yükümüz ‘mercimekti; Yol uzun git git bitmiyor, şoförümüz de konuşkan değildi. Arada göz ucuyla bize bakıp sonrasında bakışları yola dönüyordu.

Bu arada karnımı acıkıyor ama ‘’Ayıp olur!’’ diye bir şey söyleyemiyordum. Epeyce bir yol daha gittik sabrettim sabrettim ne zaman ki açlığım dayanılmaz boyutlara ulaştı, kamyoncuların karınlarını doyurduğu lezzet duraklarından birine yaklaştık; Şoförümüz yoldan saptı, lokantalardan birinin önüne park etti. Belli ki burayı daha önceden biliyor. Kamyonun kapısını açtı yere atladı, benzin deposunun yanından bir levye aldı. Lastiklere sırayla vurdu çıkan seslerle havalarını kontrol etti; yol boyunca idare edeceklerine kanaat getirince de şoför mahallinin bir köşesine büzülmüş yolcusuna seslendi, ’’Atla bakalım yeğenim!’’

Artık amca yeğen olmuştuk ve ‘’gerçek’’ hayat’’a dönmüştüm. Yere indiğimde bacaklarım uyuşmuştu, birkaç adım attım açıldı Amcanın ardı sıra lokantanın yolunu tuttum, oturduğu masaya kuruldum. Garsonun, ‘’’Hoş gelmişsiniz. Sefalar getirmişsiniz’ iltifatlarından sonra sıra geldi mönüye; neler yoktu ki, domatesli, patlıcanlı, Adana ve Urfa kebaplar en önemlisi de kamyoncuların asla ‘’İstemem’’ diyemeyeceği Urfalıların ‘’çömlek ‘’ dediği güveç! Eğer acı isot, kuru soğanla yersen tadına doyum olmaz bir ziyafet!

Amcamız kendine güveç söyledi; benim için de patlıcanlı kebap, bilen için yemesini beceren için benim gibi çok sevenler için ‘’kebapların şahını!

 

Sonunda gide gide yolu bitirdik Harem’e geldik. Denizi daha önceden görmüştüm. Canım tek varlığım annem kanserdi. Sık sık birlikte İstanbul’a o zamanki adıyla ‘’şua’’ tedavisi’’ ne gelirdik. Her geri dönüşümüzde de ya bir göğsünü ya ikincisini kaybetmiş olurdu… Son dönüşümüzde martılara simit atmak için bile kolunu kaldıramıyordu; kanser bütün bedenini sarmıştı. Puslu bir mart sabahı onları son görüşü oldu.

Bir süre deniz kenarında oturdum. Urfa’dan gelip karşıya geçerken Annem Kızkulesi’ndeki kızın hikayesini anlatırdı.

‘’Bu kulede bir kral kızı yaşarmış; kızın saçları öyle güzel ve öyle uzunmuş ki bir gören bir daha bakarmış!’’

 ‘’Anne senin saçların da kızın saçları kadar uzundu değil mi? Bir kere sandıkta görmüştüm’’’’ dediğimde ‘’He ya hamama gidince iki natır zor yıkardı; annem fildişi tarakla tarar, her seferinde de ‘’Saçının teline kurban olayım derdi’’

 

 Anneannemin teline kurban olmayı göze aldığı o saçlar gün geldi üç beş kuruşa sokaktan geçen bir perukçuya satıldı!

Annemin hayalini Kızkulesi’ndeki güzel kız gibi maviliklerin ortasında, martı çığlıkları arasında bıraktım, Harem’in kamyon, otobüs ve insan kalabalığına daldım. Babam sanki çocukmuşum gibi sıkı sıkıya tembihlediği ve büyük bir olasılıkla yeniden ‘’lüzumsuz işler’’e bulaşacağım korkusundan olsa olsa gerek kamyondan iner inmez doğru Moda’ya gidecektim, ‘’Bir yerde oyalanma!’’ demişti; çünkü kardeşimin işlettiği kafeteryada hem çalışacak hem de evinde yatıp kalkacaktım. Beni İstanbul’a kadar getiren kamyon şoförü Amcamın elini öpüp teşekkür ettim da‘’Yüzümüzü kara çıkarma’’ dedi; vedalaştık.

Harem’in curcunasından sıyrılınca Moda’ya kadar yürüdüm, kardeşimi buldum!

‘’Hoş gelmişsen Abe’’ dedi; elimi öpmek için atıldı! Hiç öptürür müyüm veli nimetimim sayılır; yakında hem patronum hem ev sahibimi olacaktı. İlk olarak işlettiği kafeteryayı gösterdi, yapacağım işi anlattı ki, kolay! Kasada oturacağım, masam olacak, üstünde de telefon. Garsonlar çay ocağından aldıkları çay, kahve ve meşrubatları önüme getirecek; her birisi için ayrı renkteki plastik markalardan verecek, bende sayarak alacağım. Bir çeşit ‘’gözlemci yönetici’’ oldum sayılır. Mesleği olmayan biri için hiç de fena sayılmazdı. İş tamamdı, geceleri yatacak bir de yatağım vardı daha ne olsun? Kardeşim Moda’da bir bahçe katında oturuyordu hem de kaloriferli; iki oda bir salon… Beni eve götürdü, ‘’Bu oda senin, burası mutfak, burası banyo-tuvalet’’ dedi; evi gezdirdi. Odama yanımda getirdiğimiz birkaç kitabımla birkaç üst baş koydum, yerleştim.

 

Ev rahattı; hatta rahat ötesi. Bir kere kaloriferliydi! O güne kadar mangal ki tehlikelidir, dikkat etmezseniz devrilebilir; dışarıda yakıp kömürlerin gazı iyice çıkmadan içeriye alırsanız zehirler! Odun, kömür gaz sobaları ki onlar da tehlikelidir; geceleri ısınmak için yanık bırakır da uyursanız rüzgardan baca geri teper, evde kim var kim yok çoluk çocuk zehirlenir ölen ölür, kalan sakatlanır! Ben de yaşamım boyunca bu ısınma süreçlerinden geçmiş sağ kalmıştım!

Dolayısıyla kaloriferle ilk kez ısınacaktım ama ne ısınma; o zamanlar kalorifer yakıtı kömür ve ucuz olduğundan yakılınca evler hamama dönerdi.

Sıcağı bulunca ilk kez iliğim kemiğim ısındı. ‘’Medeniyet bu işte!’’ dedim. Yoldan geldiğim için hemen kıçımdan donumu, ayağımdan çorabımı çıkardım, elimde yıkamak için banyoya girdim ki musluktan sıcak su akıyor! Çamaşırlarımı bulduğum bir leğen içinde birkaç kez sabunladım kirlerini akıttım soğuk suyla duruladım, getirip cayır cayır yanan kalorifer peteğinin üstüne serdim. Sonra da ‘’Ulan madem sıcak su var bi de hamam yap’’ dedim banyoya girdim girdim ama Urfa’daki evimizde odunla yakılan ve ısınan suyun kurnaya akıyormuş gibi yapan suyla; öğrenciyken çaydanlıkta ısıttığım suyla mutfakta kafamızı yıkamaya alışığım! Bu banyoda onlar yok, duş var; duşu çalıştırıp, sıcak suyla soğuğu ayarlayıp ılık bir su akmasını sağlamak biraz zaman aldı ama sonunda becerip altına girdim çeşitli kutuların arasında bir de yeşil sabun bulunca başladım kafamı sabunlamaya… ‘’Bir iki’’ derken temizlendiğime emin olup kapının arkasına asılı olan bir havluyu da bedenime sarıp dışarıya çıktım. Ev sıcak gıcır gıcır da olmuşum başladım kafamı kurulamaya… Az sonra kapı çaldı açtım ki,  ‘’Patron!’’ Geçip bir koltuğa oturdu, bir şey demedi ama suratının ekşiliğinden bir şey olduğu belli. Bir bana baktı bir kalorifer peteğinin üstündeki donla çoraba; yerinden kalktı banyoya girdi, çıkınca da saydırmaya başladı; ‘’Abe burası Urfa değil İstanbul; çamaşır yıkamak istersen çamaşır makinesi var, ben sana nasıl çalıştığını öğretirim; bir de kalorifer peteği üstünde don gömlek kurutulmaz biri gelir rezil oluruz! Benim havlumu kullanmışsın sana bir havlu alalım; ayrıca burada sabun yerine şampuan kullanıyorlar çeşit çeşidi var; Kepek için olanı, yağlı saçlar, kuru saçlar için olanı var anlayacağın var oğlu var! Sen önce normalini kullan sonra karar verirsin hangisini kullanacağına… Ben Nizip’in yeşil sabununu kullanıyorum istersen o da var, saçlara iyi gelir. Bir de gözünü seveyim banyoyu temiz bırak kıldan, tüyden çok tiksinirim. Annemle kadınlar hamamına giderdim yerler saç içinde olurdu, basamazdım; bunları söyledim diye bana kızmadın değil mi? Hiç kızılır mı? Madem kalkıp İstanbul’a gelmişim, gülü seven dikenine de katlanır! Ayrıca İstanbul’a intibak edeceğim başka çaresi yok. Zaten kısa zamanda da memlekete geri dönüşün olmadığını ölüm korkusu yaşayarak iyice anladım.

Bir akşam Moda turuna çıktım, çay bahçelerinin oraya gittim bir iki dolanıp burna uzandım, karşı kıyıları, adaların ışıklarını seyrettim ardından eve yöneldim. Sokağımıza girdim birkaç adım attım atmadım arkamdan gelen bir ıslık sesiyle bütün bedenim bir anda kilitlendi! Aklıma ilk gelen Urfa’da öldürülen arkadaşlarım oldu; ‘’Beni de buldular’’ diye düşündüm.

İnsan bedeni sır küpü, birçok tepkisi anlaşılabilmiş değil! Yaşadığım korkunun ve bedenimin kilitlenmesinin belki bilimsel bir açıklaması vardır bunu bilmiyorum, bildiğim ilk ıslıktan birkaç dakika sonra ikinci bir ıslık sesi duyduğum ve köpeğine ‘’Baron gel oğlum diye seslenen birinin varlığı oldu! Bir süre sonra da bedenimi çözüldü.

İstanbul’da ilk zamanlar hep yalnızdım oysa Urfa’da sayısız çocukluk ve okul arkadaşım vardı yoldaşlarım vardı.

İstanbul öyle mi ya? “Sen ben, bizim oğlan” tek başımızdaydım!  Eve gitmek istediğimde sokağa girer sessizce apartman kapısını aralar, hemencecik alt kata inerdim Dolayısıyla sağda solda “komşu” adına kim oturur hiç tanımadım kim bilir kimlerdi? Yıllar sonra öğrendim ki birisi çok sonraları cumhurbaşkanı olacak olan Moda’nın ‘’köklü ailelerinden bir zat-ı muhteremmiş; ola ola bir cumhurbaşkanı adayına komşu olmuşum; Öyle biriyle “arkadaş” olunamayacağına göre kalmıştım yine arkadaşsız!

Hadi diyelim sokağa çıktım, benden başka herkesin bir arkadaşı vardı ve arkadaşlar yan yana diziliydi çay bahçelerinde! Geliyordu sabahtan akşama kızlar oğlanlar; Sarayburnu manzarasına karşı çay kahve ama sıklıkla Çamlıca Gazozu ya da Cola içip keyif çatıyordu!

Kıçlarında “kot” pantolon, üstlerinde “orijinal” Lacoste! Başlıyor muhabbet, “Lacoste nasıl yıkanır, kot pantolon nereden alınır?”; ardından bir gece öncenin disko değerlendirmeleri gündemi belirliyordu. Bu arkadaşların bir de arabaları vardı her birinde bir tane; olmayan da olanın arabasında geziyordu. Sıkıldılar diyelim oturmaktan, “Baba Fener’e gidelim mi?” diyor biri; arabalara bölünüp Fenerbahçe’ye gidiyorlardı!

Tur Lozan’dan başlıyor; Moda Burnundan dön Deniz Kulübü, oradan Bomonti; Saint Joseph, Maarif, Yoğurtçu Parkı, bas gaza Fenerbahçe, arabalarda çay iç ya da bira; dön gel Dondurmacı Ali, Tenis Kortu, Kemal’in Yeri!

Otur otur sonunda yine sıkılırdı arkadaşlar; bu kez de ya Deniz Kulübü’ne gider denize girer ya da voleybol oynamak için Lozan Plajı’na inerlerdi, gözümün önünden akıp akıp giderdi arkadaşlar!

Diyelim ki akşam oldu; herkes evinin sofrasına zeytinyağlılara, hünkar beğendilere, kabak kalyelere; böreklere çöreklere giderdi ya da ana babaları, “kulüp”e yemeğe çağırırdı; lüfere!

Öyle böyle günler geçti haftalar ayları kovaladı, sonunda iki “has Modalı’’ ile arkadaş oldum; evimize gelir gider oldular böylelikle “yalnızlık” duygum, yerini arkadaş sıcaklığına bıraktı!

Arkadaşlarımdan ikisi de ‘’okumuş yazmış’’ çocuklardı; adları İbo ve Yaman’dı. Yaman Saint Joseph, İbo Galatasaray mezunuydu. Su gibi akıp giden Fransızcalarından hiçbir şey anlamasam bile arada sırada ben de  ‘’Merci’’, ‘’ Bonjour kardaş! ’’ derdim. Bu arada arkadaşlarımın ikisi de araba hastasıydı, İbo’nun kırmızı Corvet’i Yaman’ın beyaz 124’ ü vardı. Ben ise bırakın araba hastalığını markalarını dahi bilmezdim; çünkü heves etmezdim.! Arkadaşlar sorardı, “Peki köyde neye binerdin?” Soru açık, anlamını anlıyorum, eşek değilim ya, “Yok hiç deveye, eşeğe binmedim hem köyde de büyümedim, ben Urfa’nın içindenim” derdim ama arkadaşlarımın İstanbul dışında herhangi bir yerde hele hele Doğu’da ve Güneydoğu’da eşeksiz, devesiz bir yaşamı akılları bir türlü almazdı!

Anlamadıkları önemli değildi; önemli olan artık benim de arkadaşlarım vardı, ben de arkadaşlarımın arabalarına biniyordum; ben de “tur” atıyordum Moda’da. Yalnız komik olan bu arabalara inip binmesini bilmediğimden kırmızı Corvet’in o kocaman kapılarını zapt edemeyip kaldırımlara vururdum çoğunlukla ya da o mini minnacık beyaz 124’ ün içindeki müzik düzenine şaşıp kalırdım! “Söyleyen Barış değil mi? Kol Düğmeleri?” dediğimim de de bu kez arkadaşlarım şaşardı, müzik bilgime ama kimse kimsenin şaşkınlığını dert etmezdi, arkadaştık!

Ancak; “Her zaman arkadaşların arabalarında gezmek olmaz, gezmelerin karşılığını da vermek lazım” der ve elimizdeki tek silah olan Urfa yemekleri yapar onları evimizde ağırlamaya çalışırdık.

Ancak yemek yerde yenir değil mi? Yok öyle değilmiş; “İstanbul’da yemek yerde iki büklüm yenmez!” imiş. Bizim yerde yeme nedenimiz, onlara göre “kültürel evrimimizi tamamlayamamaktan kaynaklanıyormuş! Yemek masada yenirmiş!”

Oysa arkadaşlarımın bilmediği bir şey vardı; ben de okumuş yazmış üstelik de araştırmayı seven biriydim ve yeme içme tarihine de özel bir ilgim vardı onlara çatal, kaşık bıçak söz konusu olduğunda padişahların bile yemeklerini yerde elle çok özel deri sofrada yediklerini uzun uzun anlatırdım. Ancak arkadaşlarım yine de ikna olmazdı. En çok da İbo sözünü sakınmaz ‘’ Yine de köylülük’’ der dalgasını geçerdi. Yaman’sa yemeyi çok sevdiğinden biraz da kilolu olduğundan dolayısıyla bağdaş kuramadığından ses etmezdi.

Yaman hiç hareket etmez arabasından aşağıya inmez, yazlıkta havuz başına gitmek için aldığı motosiklete binerdi! sigarayı da bütün gün emzik gibi emerdi. Sık sık Kadıköy Çarşısı’na inip içlerinde ne olduğunu bilinmez hazır kasap kebapları alırdı. ‘’Ulan yapma ben sana yaparım’’ deyince de ‘’O zaman bir et bir patlıcan olandan yap derdi. Ben de ‘’ Tamam yaparım söz’’ derdim ancak verdiğim sözü yerine getiremeden bir gün ansızın can verdi; çok canım yandı!

‘’Bir gün yaparım’’

Yaman’ın çok sevdiği ve sıklıkla istediği bir patlıcan bir et yemeğinin adı tepsi kebabıydı. İkimize yaptığımda yarım kilo kuzu kıyması üç tane uzun patlıcan alır; enlemesine dörde böler onun ‘’köfte ‘’ dediği benim kızdığım kıymayı, köfte biçiminde, bir et bir patlıcan fırın kabına dizer kırk dakika pişirirdim. Yaman da yemeğe gelince lavaş getirirdi. Ben tepsi kebabını lavaşla baş, işaret, orta parmağıma kor gözüme kestirdiğim patlıcan ya da etin üstüne atıp büker, ağzıma atardık. O da beni taklit etmeye çalışıp lavaşa et patlıcan sarıp döke döke yerdi.